Varoluşçu Romana Yakından Bakış

— min. okuma: 5-6 dakika
Varoluşçu Romana Yakından Bakış

“Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim.”

Böyle Buyurdu Zerdüşt - Friedrich Nietzsche

Varoluşçuluk 20. yüzyılın ortalarında Fransa’da ortaya çıkmış olan bir felsefi akımdır. Bireyin birey olma edinimlerini düşünce boyutunda bir temele oturtması varoluşçu sorunsal olarak ele alınmıştır. Kierkegaard ve Nietzsche aslında bu felsefi görüşün somut hale gelmesi için yaşamış gibidirler. “Hiçlik” kavramı varlığın bir zıttı gibi görünse de aslında kendine burada yer bulduğu için bu iki büyük düşünce insanına temeli atmaktadır. Sosyal boyutta bakıldığında ise iki büyük dünya savaşı bu yaklaşımın oluşmasında büyük öncülerdir. Hayatın anlamsız oluşunu ölümlerle deneyimleyen düşünürler, siyasiler, edebiyatçılar ve daha fazlası yani halk bir tercihten ziyade bir dönüşümle varoluşçuluk felsefesine dalmaya başladı.

Her yer her gün normal dışı olayları seyretmeye neden olurken kişinin kimliğini arama çabası tam da bu noktada baş gösterdi. Sartre ile bu bunalımlı haller tamamen ortaya dökülüp insanların “Kral Çıplak” demesine sebep oldu. Aslında çıplak olan kral değil gizlenmeye çalışılan her türlü kötülük. Varlığın iyi olarak temellendirilmesine karşı çıkan düşünürler varoluşçuluğu yeni bir yaşayış olarak algıladıklarından eserlerinin her satırına bunu işlemişlerdir.

Varoluşçuluğun Kucağındaki Kafka

Kafka modern edebiyatta öncü olarak bilinen yazar ve düşünce insanlarından biridir. Hiçbir şey gibi hisseden insanlardan biriydi o da ancak bu durum sıradan olarak hayatında kalıp onunla mezara gitmedi. Her yapıtını ilmek ilmek bu hissi durum çerçevesinde örmüş olan Kafka, içinde yaşamış olduğu edebi çağın tezahürüdür aynı zamanda.

“Anlık sorunlara o denli odaklanmışlardı ki, gözlerinin önündeki gerçekleri bile idrak edebilmekten aciz bir duruma gelmişlerdi.”

Dönüşüm- Franz Kafka

Gregor Samsa ve o muhteşem Dönüşüm’ü varoluşçuluğun roman nezdinde el kitabı sayılacak olan bir yapıttır. Böceğe dönüşmenin saçma hali içerisinde akıp giden hayatta kimsenin o durumu anlayamayacak olması biraz daha temel yapı taşlarımızı sorgulamaya iten durumdu. Saçma hal içerisinde melankoli ile sarmalanan kişi derin acılarla beraber daha büyük farkındalıklara kapılır ve farklı hallere dönüşür. Zamandan bağımsız özgür biçimde yapılan bu değişim serüveni nedensellikle ilişkilendiği için bireyi yeni anlamlar bulmaya iter de iter. Yaşamın iğrençliklere gebe olduğunu hatırlatan Kafka kendilik algısının nasıl bir temelde incelenmesi gerektiğini de aktarmaktadır. Doğarken “sen” olduğunu sandığın “sen” ya gerçek “sen” değilse? Bu bakış açısı ile yoğrulmuş olan düşüncelerin etkisi insanın benliğine bakış açısını özetliyor gibidir.

Filminden Bağımsız Olarak Dövüş Kulübü

“Bizler eşsiz değiliz... Biz sadece biziz. Biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.”

Dövüş Kulübü- Chuck Palahniuk

İnsanın modern çağla alıp veremediği her durum karanlık dünyanın başlangıcı haline gelmiştir. Filmi bayılarak izlenmiş olan bu kitabın konusu birçok bakış açısı ile yorulmuştur. Ancak okuyucu ve izleyici kitlesi hala aynı hayata devam etmekte bir beis görmemektedir. İşin özü şudur ki; bu eser Chuck Palahniuk’un kendi varoluşsal sıkıntılarından meydana gelmiştir. Sahip olma desturunda aslında sahip olunan kişiler haline gelmek bu çağın kaçınılmaz sonu olarak yazar tarafından görünmüş olmalıdır. Edebi eserin bu denli çarpıcı olmasına katkı sağlayan durumlardan biri budur.

“Fiziki acılarla karşı karşıya kalanlar gerçek benliklerine ulaşmayı başaracaktır” bağlamında ilerleyen bir olay örgüsü çizilmiştir. Bu olay örgüsünde hayatta yaşanılması muhtemel kötü olayların etkisi uzun sürdüğünde psikolojik olarak yas sürecinden kabullenme sürecine geçerken farklılaşma olması gayet doğaldır. Dövüş Kulübü kişinin kendi değişim ve dönüşüm serüvenine varoluşsal bir ışık tutmaktadır çünkü.

Hayatını irdelemeden ve kim olduğunu henüz keşfetmeden yaşama çabasına giren modern insan kısır döngüler içinde boğulup anlamsız bir hayata sürüklenmekte. Dövüş Kulübü’nün satır aralarını okumaya çalışınca varoluşsal olarak yalnızlaşan ve bireyselleşmeyi farklı noktalara götüren kitlelerin hayatı gözler önüne serilmiştir. Güç arzusunun eşyaya tahakkümünde insanlığın anlamsız çabaları ortaya çıkarılmıştır. Kendisine uzak ve mutsuz ilişki ağları ören modern insan nelerle ilgilendiğini fark edemeden hayatının sonuna yaklaşmaktadır. İnsanın varoluşunu temellendirmesine ihtiyaç duyduğu anlar elbette sayılı değildir. Fakat birey, harekete geçmek için yeterli motivasyonu ancak ve ancak varoluşsal sancılardan kurtulma çabasında bulabilecektir.

Chuck Palahniuk tamamen içimizdeki sesin dışa vurumu gibi kusursuz olmanın getirmiş olduğu acılara değinmekte. Prestijli işin, güzel eşyaların ve fiziki özellikleri ideal bir eşin olması herkesin uğraştığı, ulaşmazsa canının yandığı, aslında mantığına da oturtamadığı, bir yaşayışı anlatmaktadır. Metalar dünyasında kişi kendine ve iç dünyasına nasıl yer bulabilir? Özgürlüğün bu noktada yok olduğunu söylemek zor olmasa gerek. Kim olduğunu henüz anlayamamış kişi özgür olmamış kişidir de aynı zamanda. “Kimiz biz?” sorusu ile yola çıkmış olan kulüp üyeleri aslında herkesin onlar gibi düşündüğünün bilincindedir. 


Paylaş:
Yorumlar