Zima Mavisi: En Yüksek Gelişmişlik Düzeyi Olarak "Eve Dönmek"

— min. okuma: 4-5 dakika
Zima Mavisi: En Yüksek Gelişmişlik Düzeyi Olarak "Eve Dönmek"

Modern çağın bize en büyük yalanı, "daha fazla"nın her zaman "daha iyi" olduğudur. Daha fazla özellik, daha fazla takipçi, daha karmaşık yetenekler, daha çok katman... Sanki hayat, sürekli üzerine yeni tuğlalar eklememiz gereken sonsuz bir inşaatmış gibi yaşıyoruz. Ancak Love, Death & Robots dizisinin o sarsıcı "Zima Mavisi" bölümü, bu inşaatın tepesinden aşağıya, temele baktığımızda ne göreceğimize dair cesur bir soru soruyor:

"Bütün bu karmaşa, aslında en baştaki o basit gerçeği hatırlamak için miydi?"

Bölüm, evrenin sınırlarını zorlayan, galaksileri tuval niyetine kullanan bir sanatçının, Zima’nın hikayesini anlatıyor gibi görünse de, aslında anlattığı şey insanlığın anlam arayışının bir haritası. Zima, biyolojik ve teknolojik modifikasyonlarla "tanrısal" bir seviyeye ulaşıyor. Artık o, bir makineden veya bir insandan çok daha fazlası. Ama ironik bir şekilde, "her şey" olabildiği o noktada, olmak istediği tek şey "hiçbir şey". Daha doğrusu, sadece "bir tek şey".

Picasso’nun Çocukluğu ve Zima’nın Mavisi

Zima'nın hikayesi, sanat tarihinin en büyük dehalarından Pablo Picasso’nun o meşhur itirafını akla getiriyor: "Raphael gibi resim yapmam dört yılımı aldı, ama bir çocuk gibi resim yapmayı öğrenmem bir ömür sürdü."

Zima’nın yolculuğu tam olarak budur. Kariyerine basit bir havuz temizleme robotu olarak başlayan, ardından evreni anlamlandırmaya çalışan devasa bir bilince dönüşen Zima, finalde o "çocukluk" haline geri döner. Picasso'nun kastettiği o saf, yargısız ve teknik karmaşadan arınmış yaratıcılık hali, Zima için o meşhur "Mavi"dir.

Bizler gelişmeyi hep "eklemek" olarak algılarız. Yeni diller öğrenmek, yeni enstrümanlar çalmak, portföyümüze yeni işler katmak. Oysa gerçek ustalık —ve belki de gerçek huzur— eklemekte değil, çıkarmaktadır. Heykeltıraş Constantin Brancusi’nin dediği gibi: "Sadelik, karmaşıklığın çözülmüş halidir."

Zima, galaksileri boyarken aslında karmaşıklığı çözmeye çalışıyordu. Ve çözdüğünde elinde kalan tek şey, bir havuz karosunun o spesifik mavi tonuydu. Bu bir gerileme değil; Brancusi’nin bahsettiği o "çözülmüşlük" halidir. Tüm gürültüyü kıstığınızda duyduğunuz o tek, net nota.

Karmaşanın İçinde Kaybolan "Öz"

Bugün hepimiz biraz Zima gibiyiz. Sosyal medya profillerimiz, kariyer planlarımız ve kişisel markalarımızla kendimize devasa, karmaşık "duvar resimleri" çiziyoruz. Ama içten içe bir tatminsizlik yaşıyoruz. Çünkü Leonardo Da Vinci’nin yüzyıllar önce söylediği o sözü unuttuk: "Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir." (Simplicity is the ultimate sophistication).

Zima’nın finaldeki o çarpıcı "sökülme" sahnesi, yani üzerindeki o pahalı, teknolojik, üstün insanı derisini söküp atması, aslında Da Vinci’nin bahsettiği o sofistike sadeliğe ulaşma çabasıdır. Zima, en gelişmiş haliyle havuza girer ve en basit haliyle orada kalır. Çünkü anlamak için karmaşıklaştırmak gerekir belki, ama yaşamak için sadeleştirmek şarttır.

Caz efsanesi Charles Mingus’un şu sözü, Zima’nın neden basit bir robota dönüştüğünü harika özetler: "Herkes karmaşık olanı yapabilir, bu kolaydır. Zor olan, sade olanı yapmaktır."

Zima için en zor olan, evreni boyamak değildi. En zor olan, tüm o güçten, şöhretten ve entelektüel kapasiteden vazgeçip, sadece tek bir görevi, kusursuzca yerine getiren o küçük makineye dönme cesaretini göstermekti. "Sadece işini iyi yapan" biri olmanın verdiği o huzurlu tatmin hissi... Modern insanın, multitasking (çoklu görev) cehenneminde kaybettiği o "akış" hali.

Senin "Mavin" Ne?

Zima Blue’yu izledikten sonra ekran kararırken kendinize şu soruyu sormadan edemiyorsunuz: Benim mavim ne?

Hayatımın karmaşası, unvanlarım, sahip olduklarım ve endişelerim bir kenara bırakıldığında; beni en çok "ben" yapan o ilk, o saf parça ne? Belki çocukken saatlerce uğraştığınız o lego parçası, belki annenizin mutfağındaki o koku, belki de bir işi bitirdiğinizde hissettiğiniz o sessiz gurur.

Zima bize gösteriyor ki, hayat ileriye doğru yaşanan ama geriye doğru anlaşılan bir süreç. Sürekli uzaklara gitmeye, daha yükseğe tırmanmaya çalışıyoruz. Ama belki de varmamız gereken yer, tam olarak başladığımız yerdir. T.S. Eliot’ın dizelerinde dediği gibi:

"Tüm keşiflerimizin sonu, başladığımız yere varmak ve orayı ilk kez tanımak olacak."

Zima Blue, bir robotun hikayesi olabilir. Ama o havuzun dibinde, sadece tek bir işi yapmanın, sadece "olmanın" verdiği mutlulukla parlayan o küçük makine, insanlığın asırlardır aradığı Nirvana’nın ta kendisidir. Belki de mutluluk, evreni fethetmekte değil; kendi küçük havuzunu, layıkıyla temizleyebilmektedir.

Paylaş:
Yorumlar