Atargatis’in Unutulan Merasimi ve Yıldızların Çok Ötesi
Zaman, deniz kızlarının Adriyatik kıyılarına göz kırptığı , o uzak yıldızların da ötesinde, sana, binlerce yıl uzaktan bakabilen, çok tanrılı inançların neferidir. Bu yüzdendir ki, deniz kızlarını görme ihtimalimiz, dünya dışı bir varlık görme ihtimali ile aynı orandadır. Çoktan kodlanmış bir perspektif ile üçüncü ihtimali görme şansımız ise sıfıra yakındır. Sorgulanması gereken tek gerçeklik, sıfırın varlığı gibi görünse de, asıl soru hiçbir zaman sorgulanmamıştır: Gerçeklik nedir ve neye göre değişir? Amaç, sorulan bir soruyu yanıtlamak yerine, doğru soruyu kendimize sormamızdan ibarettir.
Hakikat çoğu kez icat edilmez, inşa edilir.
Güneşin milyonlarca yıl uzaktan yerküreyi ısıtıyor ve aydınlatıyor olması gerçeği ile; deniz kızlarının, Adriyatik kıyılarına göz kırptığı o uzak yıldızların ötesi, aynı düşünce yapısından türemiş olabilir mi?
Bunu realist birine sormanız ile, bir şaire sormanız arasında bile hem kaotik hem de retorik bir fark olacaktır. Realist bir kişiyle, deniz kızlarının gerçekliği hakkında konuşmaya çalışan birinin ne kadar zorlanacağını tahmin edebilmek güç değil. Henüz cümlenin başında sizi engeller ve yok saydığı bir şey hakkında konuşmayı tercih etmezdi. Oysa, realist kişinin düşüncesi ile aynı paralelde olan bir yazara bunu sorsanız, alt metni değiştirilmiş olarak verdiği cevap şöyle olabilirdi;
"Evet. Sabaha karşı açık denizlerde olduğum doğrudur.
Adalara yakın, göcek gözlü bir kız kaybolmuştur.
Şairine el çektirip, şiirin karaya vurması bundandır.
Sıra dışı çaresizlikler için bir çözüm arayışındaydı zannederim.
Sıradan insanların, sıra dışı sözcükleri yoktur bilirim.
Hiçbir öğretinin ilk anlatıcısına denk düşmez bu iklim.
Senin yalnızlık diye bildiğin, Atargatis'in kafiyeli son merasimi gibidir.
Aşk dediğin, son seferine denk gelmemeli o vakur geminin."
Bunu okurken şunu hissettim: Yazar bir cevap aramıyor, bir yönelim arıyor. “Ne doğrudur?” dan çok, “Neyi doğru saymaya alıştık?” sorusunun içine çekiyor. Mitolojiyle bilimi karşı karşıya koymak yerine, ikisini de aynı zihinsel kaynaktan türeyen anlatılar gibi ele alıyor. Deniz kızları ile yıldızlar arasındaki mesafe aslında fiziksel değil; insanın inanma biçimleri arasındaki mesafeye eş değer olduğunu savunuyor. Yani bilinçli bir muğlaklık var. Fakat gerçeklikte, muğlak olan herhangi bir şeyin var olması söz konusu dahi olamaz.
Zaman, kendisini tanımlamaya çalışan her varlığa karşı sabırlıdır. Fakat insan acelecidir; bu yüzden zamanı parçalara ayırır, çağlar yaratır, başlangıçlar ve sonlar icat eder. Oysa zaman, Adriyatik kıyılarında deniz kızlarının hiç var olmadığı bir geceyle, hiç kimsenin göremeyeceği bir yıldızın patladığı an arasında ayrım yapmaz. Bunların hepsini bir bütün olarak ele alır.
Bir gün, kütüphanenin en arka masasında oturmuş, sararmış sayfaların arasından yükselen küf kokusuna rağmen, nefesimi tutarak "Antik Çağlar" ile ilgili bir metin okuyordum. Metin eskiydi; kim tarafından yazıldığı belli olmayan, ne tam kutsal ne de bütünüyle felsefi sayılabilecek bir fragmandı bu. En çok da bu belirsizlik ilgimi çekiyordu. Çünkü netlikten her zaman kuşkulanmışımdır. Netlik, çoğu zaman gerçeğin değil; uzlaşmanın işareti gibi geliyor bana.
Metinde şöyle yazıyordu:
“Bir şeye aynı anda yeterince insan inanıyorsa, o şey artık gerçektir. Gerçek, gözlemlenenden değil; korunandan doğar.”
Başımı kaldırdım. Pencerenin dışındaki deniz sakindi. Adriyatik’e benzemiyordu belki ama bütün denizler, doğru açıdan bakıldığında birbirine benzerdi. Deniz kızlarının var olmaması, denizin masumiyetiyle çelişmiyordu. Aksine, deniz hala insanın içine bakamayacağı kadar derindi.
Çocukken büyükannem bana deniz kızlarını anlatırdı. Bunu bir masal gibi değil, sanki çok eski bir hatırayı aktarır gibi yapardı. “Görmedik diye yok saymak kibirdir.” derdi.
Bilim, bana güneşi açıklamıştı oysa. Füzyon, kütle, ışık hızı. Her şey yerli yerindeydi. Deniz kızlarıysa açıklanmamıştı. Bu yüzden tehlikeliydi. Açıklanamayan şeyler, insanın zihninde ya sevimsiz bir puta, ya da deliliğe dönüşürdü. Belki de sorun deniz kızlarında değildi. Sorun, üçüncü ihtimali hiç sormamış olmamdan kaynaklanıyordu.
Ya deniz kızları da güneş gibi bir gerçeklikti ama başka bir ölçekte? Ya da hakikat, gözlemin değil, konumun bir fonksiyonuydu?
Gerçeklik, nerede durduğumuza göre değil; neyi korumaya karar verdiğimize göre şekilleniyor. Deniz kızlarıyla yıldızları aynı cümlede buluşturabilmek, ancak buna cesaret eden bir bilinçle mümkündü. Dışarıda güneş, kibirli, yüksek binaların üzerinden batmak üzereydi. Yaklaşık sekiz dakika öncesinden yola çıkmış ışık, karşımdaki binanın penceresinden usulca insanların hayatından içeri sızıyordu. Ve kim bilir, belki aynı anda, Adriyatik kıyılarında, kimsenin görmediği bir şey de oradan bize göz kırpıyordu.


