Ay ve Kan
Bir hikayenin tam kalbinden sökülmüş fragment...
"...Lord, önce yükselen Ay'a dehşetle baktı; "Ne kadar berrak! Ne kadar yüce!" dedi ve sustu. Yükselen Ay, onun tepesinde ilahi bir vicdanmış gibi durarak Lord'a yaptığı şeyi sorgulatıyordu. Ne yapmış mıydı? Yükselen berrak ve yüce Ay'ın ilahi huzurunda anlatayım:
Oswestry kalesinin ve sınırın lordu, Kralın sadık Baronu, Lord Pec'hedan FitzAlan, bir gece ansızın gece ayini düzenlemeye karar verdi. Gecenin köründe muhafızlar Rahip Erwan'ı apar topar uyandırıp kale şapeline götürdüler. Rahibin yanında ayrıca Rahibe Aberzhen da vardı. Kalenin soğuk ve esrarlı koridorlarının sonundaki mum ışıklarıyla kör bir ışıkta tüm kale sakinleri yarı uykulu vaziyette rahibi dinliyor, ellerini bağlayıp dua ediyormuşçasına gözlerini kapatarak uyukluyorlardı — rahip de dahil. Küçük ve sıkışık şapel odasında sadece iki kişi gerçekten uyanık bir şekilde Tanrı'ya yalvararak dua ediyorlardı: Biri Rahibe Aberzhen, biri Lord FitzAlan'dı. Rahibe, Tanrı'ya sonsuz ve saf bir bağlılıkla ondan günahlarını affetmesini, arzularına hâkim olup Tanrı'ya yakışır namuslu bir kul olmayı diliyordu. Rahibe gözlerini gece rüzgârında seyiren mum ışığındaki tahta haça dikmiş; Meryem Ana'nın İsa'ya bakarcasına bakıyordu haça: Gözleriyle tapıyordu. Lord FitzAlan ise Tanrı'ya onu affetmesi için değil, gözleri önündeki o siyahlar içindeki genç ama olgun bakışlı yüzü öpmek; şapelin incecik dar penceresinden saçılan Ay ışığının parlattığı naifçe ama sadakatle birbirine kenetlenmiş ellere dokunmak için yalvarıyordu Tanrı'ya! Lord, içten içe yanıyor, gözlerini ondan ayıramıyordu. Gece, tüm gece ve günler boyu aklı o suskun, ince dudaklarda kalmış, artık dayanılmaz hâle gelip içini yakmaya başlamıştı; bundan dolayıdır ki gecenin bir vakti bu anlamsız ayini düzenletmişti. Lord FitzAlan, o dolgun yanaklara baktıkça artık dua etmeyi bile unutmaya başlamış, sadece kendini onun hemen dibinde, yakınında olduğu hülyalara dalmıştı ki tam bu anda papaz "Amin" diyerek ayini bitirdi. Herkes istavroz çıkarıp şapeli terk etmeye başlamıştı. Rahibe ise küçük ağzıyla sessiz ama âşık bir gönlü kahredecek kadar tatlı şekilde "Amin" dedi ve nermin ellerini hafifçe açıp istavroz çıkardı ve rahibin yanında onun çıkmasını beklemeye başlamıştı. Herkes birbir giderken Lord, Leydi Toncadura'nın çıktığını görünce rahibin yanına yaklaşıp kulağına sessizce "Şapelin temizlenmeye ihtiyacı var" dedi. Rahip ise saygıyla "Sabah birini hemen yollarım efendim" dedi; ancak Lord sert ve kısaca "Şimdi... Temizlenmeli rahip" dedi. Rahibin aklına türlü türlü düşünceler, fikirler dolduysa da Lord'a karşı gelecek bir özgüveni ve cesareti yoktu. Rahip yavaşça karanlık şapelin aydınlık tarafına dönüp Rahibe Aberzhen'e "Aberzhen, Lord efendimiz şapelin şimdi temizlenmesini istiyor" dedi buyurgan bir şekilde. Rahibe ise ölgün gözlerini hafifçe açıp tekrar o sessiz ama iştah kabartan sesiyle "Elbette, rahip" dedi ve baş eğip yavaşça şapeli temizlemek için süpürge ve su doldurmaya gitti. Rahip, Lord'a dönerek iyi akşamlar dileyip çıkıp gitti. Lord ise sessizce şapelde durmaya devam etti. Dar pencereden Ay'a baktı ve baktıkça aşkı kabarıyordu. Ancak gözleri haça kaydığında bu aşkın yerini günahkâr bir sıkıntı alıyordu. Lord, üstündeki kat kat kumaşı sıkıp arzusu ve vicdanı arasında tartışıyor, hatta yavaşça vicdanına yenilip şapelden çıkmak için geriye dönmüştü. Döndüğünde ise onu bekleyen gölgelerin kapladığı boş koridor değil; Ay'ın ince ışığında parıldayan kahverengi iki göz, dolgun bir elma gibi şişkin yanaklar ve incecik burun altında sessizce birbirine yapışmış narin dudaklardı...
Lord, bu muazzam yüzün karşısında vicdanı da günahı da haçı da Tanrı'yı da unuttu; aklına gelen tek şey önündeki o yüzdü. Lord, şaşkın rahibeye bakarken Aberzhen titreyerek sordu: "Lordum, bir isteğiniz mi vardı?" Bir isteği vardı evet, ama bu isteği kabul edebilir miydi ki? Lord dayanılmaz bir ızdırapla kollarını rahibeye sarıp onu şapele çekti ve doyumsuzca öpmeye başladı. Rahibe önce ne olduğunu anlamayarak aklını kaybetmiş hâlde baka kalmış, hareket etmeye çalışsa da donmuştu adeta. Lord bir an geri çekilip ona yalvardı: "Ah ne kadar güzelsin! Ne kadar narin, nahifsin! N'olur, n'olur benim ol! Beni kabul et!" Rahibe donakalmış vaziyetinden bir anlığına kurtulup Lord'a bir tokat attı. Lord, Aberzhen'den uzaklaştı ve elleriyle ona tutunmaya çalıştı. Aberzhen onu itmeye çalışırken sesi de sonunda geri gelmiş, bağırarak çığlık atıyor ve Lord'a "Sapık!" diyerek vuruyordu. Lord ise kırılmış bir vaziyette Aberzhen'e baktı; sonra onun çığlıklarının duyulduğunda neye sebep olacağının farkına vardı ve ardından aşk sandığı şeyin neye yol açacağını anladı. Lord, rahibeye sertçe bir tokat attı ve ona "Sus!" diyerek haykırdı. Rahibe daha da fazla çığlık atmaya başlayınca Lord ona bir kere daha ve birkaç kere daha vurdu. Rahibe ise o iffetli namusuna değen bu kirin acısıyla ağlamaya, figan etmeye devam etti. Artık birileri kesin bu çığlıkları duyacaktı. Lord artık öfkelenmiş, sinirlenmişti. Rahibeyi tekmelemeye başladı... Ta ki sesi kesilene kadar...
Kan, şapelin siyah duvarlarından akan ve tozlu zeminde süzülen taze, sıcak kan. Lord geriye çekilip günlerce, gecelerce düşünüp durduğu aşkına baktı. Ne kadar güzeldi hâlâ? O nahif yüz, solgunken bir başka güzeldi! Ama Lord artık güzelliğin bir işe yaramayacağını anladı. Sevgili aşkını yavaşça kucağına alıp "Ah, benim güzel sevgilim! Kader birlikte olmamıza izin vermedi! Benim gibi bir Lord ile aciz bir rahibe nasıl olabilirdi? Aşkımız öbür dünyada kaldı sevgilim!" dedi ve bunu derken o iğrenç yalana kendini inandırmış gözleri dar pencereden yükselen Ay'a baktı.
Lord önce yükselen Ay'a dehşetle baktı; "Ne kadar berrak! Ne kadar yüce!" dedi içinden ve sustu. Göğe yükselen Ay, onun tepesinde ilahi bir vicdan gibi durdu ve Lord'a mağrurca ve mağdurca baktı. Lord o an vicdanın çok gazaplı bir şekilde hissetti. Evet, rahibeyi öldüren bu Lord şimdi vicdan acısı çekiyordu ama hayır, öyle sade, yalın bir azap değildi bu! Bir işkenceydi, bir cezaydı bu! Ay'ın ilahi vicdanının verdiği bir karardı bu! Ay, Lord'un vicdanını ölçtü ve eksik buldu. Ve bu eksikliğin cezası olarak vicdanını artırdı ve artırdı. Öyle ki artık yaptığı hatalardan pişman olup duyduğu haz bile vicdanını kırbaçlayacaktı. Lord FitzAlan, Ay tarafından ömür boyu vicdan cezasına çarptırılmıştı. Lord, şapelde yere yıkılıp acıdan ölecekmişçesine haykırarak ağladı ve Rahibe'nin o iffetli kanından af dilercesine yaşlarıyla silmeye başladı. Ama artık ne yapsa boştu. O artık Ay her gece doğduğu müddetçe bu vicdan azabının mahkumu, esiriydi...
Haykırışları duyan kale sakinleri şapele birer birer geliyor ve alçalan Ay'ın ışığındaki bu garip ama müstesna sahneyi ağzı açık bir şaşkınlıkla seyrediyorlardı...
Yükselen Ay ne berrak! Ne yüce! Alçalan Ay ne eşsiz! Ne adil...?"