Aynadaki Güzel
Bu yazı, 29.10.2014 tarihinde günün seçkisi olarak öne çıkarılmıştır.
Akdere, Ankara'nın gecekondu semtlerinden biridir. Ulus'tan Cebeci'ye geçip, oradan da Abidinpaşa istikametine doğru giderken sağa bir yol döner. Askeriye avlusunun bitiminde, eski Ankara valilerinden Abidinpaşa' nın canlı ve diri köşkünü görürsünüz. Az ileriden Akdere hudutları başlar. Ömer bakımsız, kendinden bezgin evlerin aralarından bazen derinleşen kavislerle girip çıkan minibüsün içerisinde düşüncelerinin arasından kurtulabilmeye çalışıyordu. Ama geceleri de dahil olmak üzere bir an bile uzaklaşamıyordu düşüncelerden. Bazen yersiz buldukları bile oluyordu, yerli yersiz ne varsa kovamıyordu zihninden. Minibüs Dereboyu durağına vardığında arabadan inerek yürümeye başladı. Çocukluğundan beri çok sık gelip gittiği bu mahallede bir zamanlar bomboş olan arazilerin hepsi gecekondularla dolmuş, eğri büğrü yapılanmaların nahoş görüntüleri arasında o güzellikler kaybolup gitmişti. Biraz ilerlediğinde önünü kesen İmrahor yolundan sola dönüp dik bayırı çıkmaya başladı. Kayaların üzerine kurulu leylek yuvasını andıran küçücük evlerin arasından giderken, yol boyu gözüne çarpan her şey ile ilgileniyordu. Tam tepeyi sardığında, yolun kenarındaki evin gölgesinde oturan palabıyıklı bir ihtiyar gördü, bu ihtiyarı hatırlıyordu. Çocukken akrabalarının yanına gelip haftalarca kaldığı olurdu bazen. O sıralar at arabası ile sebze satarak geçimini sağlayan ve Ateş Mehmet adı ile bilinen adam idi. Saçı sakalı tamamen ağarmış, hiç bir zaman kıyamadığı palabıyığı uzunluğunu halen korurken, yanındaki bastonu eski çevikliğini kaybettiğini anlatmaya yetiyordu. Ömer selam verip yanında davet bekler gibi durdu. Hemen toparlanarak selamı edeple aldıktan sonra, yanındaki boş minderi gösterdi Ömer'e.
- Otur, yavrucan. Ömer itiraz etmeden gösterdiği yere otururken, on-oniki yaşlarındaki kız torununa çaydanlığı işaret etti. Çocuk çayını doldururken Ömer söze girdi.
- Maşallah dirisiniz Mehmet amca. Sizi çocukluğumdan tanırım, aynen olduğunuz gibi duruyorsunuz.
- Hey yavrum hey... Datlı can dadını, gönül muradını, kader de adını değiştirdi gidiyor. Bu şiir olmuştu. Kendini şair bilen Ömer, bu irticali sözlerin şiir oluşuna gıpta eder gibi olmuştu. Bir başka şairin ?şairliğimden utanırım? dediği gibi, biraz da bunalmıştı. Karşısındaki koca bektaşinin mana yüklü sözlerini tekrar ettirmek istedi, ama çekindi birden, geri vaz geçti. Devam etti ihtiyar.
- Gün bitti, ömür gitti, iyi mi etti, bilemem. Ama, gönül dünyayı, yolum ahreti bırakmaz. Sen kimlerdensin? Ömer akrabalarını tarif edip isimlerini söyleyince tanımıştı ihtiyar. Tekrar Ömer'in boynuna sarılarak..
- Ali ağanın oraya gelip giden okuyan bebe sen misin?
- Evet, benim.
- Hay maşallah, Allah seni bize bağışlasın, ne iş görürsün? Bir an söylemekte tereddüt etmesine rağmen, belki de biraz daha fazla sevindirmek istemişti ihtiyarı.
- Kaymakam oldum, görev yerime gidiyorum, Allah nasip ederse bir kaç güne kadar görevime başlamış olacağım. Kehribar ağızlığın ucundaki sigaranın tamamını emercesine içine çekip, dumanını ağır ağır üflerken, haklı bir tespit yakalamışçasına, hafif alaylı bir cümle ile sordu...
- Yani daha gaymakam olmadın, olunca herhalde böyle olamazsın.
- Nasıl olamam?
- Demem o ki, yolda denk geldiğin birinin böğrüne sokulup çay may içemen.
- Niye içemez mişim, yani kaymakam olduktan sonra insanlıktan çıkacak mıyım? Eğer kaymakam olmak beni insanlıktan çıkaracaksa, ben kaymakamlık yapmayım, ne buyurdun? Tebessümle sorduğu soru ihtiyarın kafasını karıştırmıştı. Belki böyle bir cevap alacağını da ümit edemiyordu.Üstelik, kendi minderinin üzerinde kendi misafirine patavatsızlık etmişti. Belki de konuyu bir başka yöne çekmek amacı ile bardağını derince seslice yudumladıktan sonra, eli ile mahallenin üzerinde bir çember çizerek,
- Şu mahallede otuz sene zepze sattım. Bunu sende bilin, eciği ile cücüğü ile hepisini bilirim, hepiside beni bilir. Yaşımda altmış yedi oldu. Bu kütük gayıtı, belki de daha fazladır. Bu yaşa geldim geleli heç bi gaymakamı duvarın dibine çömelerek çay içerken gormedim, sen gordün mü?
- Ben de görmedim.
- Benim anlatmak istediğim de bu. Şurdan bi gaymakam gelse, evveli böğründeki gorumalar gelir, tellal çığırtırlar, edirafına adamları yığarlar. Onun da altında dövletin arabası, beşlik simit gibi gırışır durur. Tabi, mahallenin yağcıları da edirafını sarıp yağ gomayıp yakarlar. Sen de öyle olun belki. Bir şeyler söylemek istedi önce, sonra söyleyeceklerinin bir anlamı olmadığını düşününce vaz geçti. Gülümseyerek cevap vermeyi tercih etti. İhtiyar, bu ince tenkidi tatlıya bağlarcasına,
- Gerçi her insan sütünün iktizasını yapar. Ömer konuyu bitirmek istedi,
- Çoluk çocuk ne haldeler? Önce kehribar ağızlığın ucundaki sönmek üzere olan sigarasını tazeleyip, benzinli çakmağı ile yaktıktan sonra derince bir göğüs geçirdi. Dolukan gözlerini bir ara uzaklarda dolaştırır gibi oldu...
- Bir oğlum varıdı oğulcan, seneler sonra oldu, onu okutmak için geldim memleketten buralara. İyi okuyodu, okulda öğretmenleri memnundu. Liseyi bitirenden sonra bi gaç dene hayinin aklına uydu, on iki sene hapis yattı. Geçen senelerde de öldürdüğü gencin hayali tebelleş oldu, gece gündüz devamlı sayıklar oldu. Gotürmediğim doktor, dede hoca galmadı. En sonunda intihar edip, pisi pisine getti. Şu bebelerde onun. Fazla konuşamadı. Cebinden çıkardığı mendili ile gözlerini kuruladıktan sonra, duvara dayalı halı yastığını düzeltip, çaydanlığa uzandı. Ömer ondan önce davranarak hem kendi bardağını, hem de ihtiyarın bardağını doldurdu. Birer yudum aldıktan sonra, ihtiyarı teselli etmek istedi.
- O dönem tarihin kara bir dönemi idi. Pek çok mağduriyetler yaşandı. Allah başka sıkıntı vermesin. Doğrudan söze girdi ihtiyar.
- Bayrak bir mi? biir, vatan bir mi, biir, iman bir mi, biir, kuran bir mi, biir... Peki bizimki ne? O gunlerde sağda, solda ayak direyen liderler böyle bir araya gelmeyi biliyodu da, bu gadar ehli dini niye heba ettiler? Şu ileride Osman Çavuş var, sizin oralardan olacak...
- Dayım olur...
- Bak, buna sevindim oğul, Allah selamet versin, çok böyük adam, okumuşluğu da var. O bana seneler evveli bi soru sordu. Dedi ki, ? sizler, yani aleviler sünnilere Yezid, diyorsunuz, peki bizim bebelerimizde Yezid adına rasladınız mı...Yok, dedim, Peki Muaviye veya Mervan gibi isimlere... O na da yok, dedim. Ama her iki üç isimden biri ehli beytin isimleri değil mi. Düşündüm, o da doğru, öyleyse niye bize husumet besliyorsunuz? deyince başıma balyoz indi yavrum.
- Doğru değil mi?
- Sözü oraya getireceğim. Dedim ki, Hazreti Ali içki içmiş mi, kumar oynamış mı, fesatlık yapmış mı/ asla yapmamış... Ne yapmış, namaz kılmış, oruç tutmuş, haccetmiş, zekat vermiş, dürüst olmuş, yani kelamı gadiymin, guranın ve peygamberin dediklerini teker teker yapmış. Sünni itigadıda bunu gerektiriyo, o zaman sünniler bizden daha çok alevi. O zamana gadar bende müslümanlığa sığan heç bi şey yoğudu. Benim oğlanın öldüğünde benim gapımda vatanın milletin, dinin aleyhine olmadık laflar saydılar, doğru mu? Yanına gelen çocuğa bakıp sözünü kestikten sonra? get de anan üzerini değiştirsin, terlemişsin? diye kestirme bir talimat verip kaldığı yerden devam etti.
- Diyo ki bizim bazı Bektaşi'ler, ?bizim abdestimizi, namazımızı Ali aldı, Ali gıldı. Kim diyo bunu, Pir Sultan Apdal. O kim, peygamber mi, evliya mı, veya daha böyük biri mi...O da değil. O zaman o nereden bilecek. Eğer müslümanısan aç guranı kerimi, peygamberin hadislerine bak, ona gore höküm yörütsene. Senin ağnıyacağın, asırlarca hep bizi birbirimize düşürmüşler. Hazreti Ali ile Muaviye, Kerbela gibi şeyleri getirip bizim sırtımıza sarıyollar. Onların arasında olan bir mesele beni niye ilgilendirecek ki? Allah onların hesabını benden mi soracak veya benimkini onlardan mı soracak? Onların yüzünden sünnilerle düşman ettiler bizi. Halbuki, Hazreti Ali'ye düşman olmak değil de buğuz etmek bile sünnilerin itigadını yıkıyomuş.
- Doğru, bütün müslümanlarca böyledir bu.
- Gel, bizim dedelere haber annat. Ben bunu söyleyince töremize hakaret ediyon deller. Geçen dayıyın verdiği bi kitapda okudum, peygambere de aynı sözü demişler, dedelerimizin dinine hakaret ediyon, demişler. Deller gurbanım, amma Allah'ın doğrusu da bu. Şimdi bi elmihal kitabı alıp, bütün müslümanlığın gaidelerini öğrendim, aileme de öğrettim, çok şükür namazımızı gılıyoruz, orucumuzu da dutuyoruz. Vaktım olursa bi de hecaza gideceğem.
- İnşallah, Allah kabul eylesin.
- Laf nerden nereye geldi. Demem o ki, bu milleti hep birbirine gırdırıyollar. Sekizenden evveli ölenlerin adı talebe idi, muallim idi, işciyidi, şimdi sadece adı değişdi, bi Kürt davası çıkardılar, gardaş gardaşı gırıyo. Benim oğlumun garisi kürt. Nolacak şimdi? Maksad o değel, dün de Anadolu'nun bebeleri gırıldı, bu günde gırılıyo, bu akılınan gidersek, yarında gırılacak. Ömer, konferans adabı içerisinde dinliyordu ihtiyar atarabacıyı. Gün bayağı çekilmiş, gölge uzamış, serinlik çökmüştü. Ömer saate bakarken ihtiyar gülümsedi.
- Haksız mıyım gaymakam beğ?
- Estağfirullah, hem de ne kadar haklısınız. Sizi tanımam çok iyi oldu, benim bilmediğim pek çok şeyi öğrettiniz.
- Bi de hekaye annadıyım da gideceğesen öyle git. Tabi başın ağrımayacağasa.
- Menmuniyetle.
- Ben de saz şairliği de var, sazı dıngırdatmayı bilirim. Eski aşıklardan birinden diğnemişdim, belki gonuyunan alakası da yokdur, amme gafanda galsın. Eskiden harman yerleri olurdu. Tarladan biçilen başaklar oruya getirilir, düvenlerle sürülür, savrulur eve getirilirdi. İşte, harman yerinde iki arkadaş otururken, eşşekli çerçilerden biri selam verip yanlarına varmış. Çerçi, eşşekle ıvır zıvır satan adama deller, biliyon herhalde.
- Evet, biliyorum. -Eskiden yuvarlak, avuç içine sığabilen aynalar olurdu. Arkalarında da çok gozel gızların iresimleri olurdu. Alnının ortasında irice bir ben, gaşı gozü iri, esmer gözellerin iresimi olurdu. Bu iki deliganlı birer ayna alırlar. Çerçi gettikden sonra ikisi de aynadaki gozellere aşşık olurlar, gonül bu ya. Derler ki, biz gidip arayı arayı bu gızları bulalım. Yoğsa yediğimiz, içdiğimiz içimize sinmeyecek, dünyamız daralacak. Uzatmıyalım, bu iki arkadaş çıkıp köy köy, bucak bucak gızları aramaya başlallar. Aradan belki bir yıl, belki beş yıl, belki yedi yıl geçer. Bir gun, bir koyün alt başından geçerlerken orada çingene çadırlarına denk gelirler. Baksalar ki, çeşmenin başında iki dene gız duruyo, ikisi de esmer, iri gozlü, endamlı, aynadaki gızlara benziyolar. Birisi der ki, bu gızın birini ben, birini de sen al, şu perişanlıktan gurtulalım.
- Eski şartlar daha da zor. -E ee, elbette zor. Altlarında birer at, ellerinde birer pusat, nerde ağşam orda sabah. Neyise... Gencin biri iyi aşşığımış, demiş ki,?arkadaş, ben aynadaki gıza aşığım, ona benzeyene değil, benim onu bulmam gerek?, ama arkadaşı ısrar etmiş. O zaman demiş arkadaşı; gidip sana alalım, sen burdan memlekete dön, ben aramaya devam ederim. Bu kadar hukukumuz var, gidip senin için dünür de olurum. Ağşam çeribaşının çadırını ziyaret ederek gızın babasını da çağırırlar, usul gelenek neyise ona göre arkadaşı dünür olur. Çeribaşı bunların hikayelerini dinledikten sonra kızlarına talip olana sorar, / Niye benzerini bulunca aynadaki gızdan vazgeçdin?/ Yıllarca at sırtında dolandım, yıldım. Umudum da kesildi, hiç olmazsa bir benzerini alarak memlekete döneyim. / Bu onun yerini tutar mı? / Tutar efendim, bence çok guzel, aynadakinden bile guzel. Çeribaşı ne cevap verir?
- Kızı vermiş mi?
- Verir mi hiç? Ötekine sormuş / sen niye bizim gızları istemiyon? / gönlüm sizin gız da değil, aynadaki gozelde. / Amma o Hint gızı, onu bulman çok zor. Hint eline gitmen lazım, belki ona ömrün bile yetmez, der. Hay gurban olduğum essahden aşığımış, ayağa kalkıp sorar / Hindelinin yolu nerden gider? Bunun üzerine cingene çerisi ayağa kalkıp gencin annıdan öper, der ki/ yanındaki bu adama verilecek gızımız yok. Bunu da yanından uzaklaşdır, ahdine vefa etmeyenin özünde gahbelik olur. Sonra keseler dolusu altın vermiş, atını yenilemiş, yoluna yolcu etmiş. Hiç yoruma gerek yoktu. Ömer elini öptü ihtiyarın, boynuna sarıldı, ikisi de ayağa kalkıp tokalaştılar. Ömer;
- Bunca yıl boşuna okumuşum, sizin gibi kamil insanların yanlarında geçen bir saatim, bir yıllık okumaya bedel. Hakkını helal et.
- Helal olsun gurbanım, sen de insan goğnünü ehmal etme. Gonül Allah'ın nazargahıdır. Haa, Hint gızını da cingene gızına değişme. Ömer gülerek;
- Hiç merak etme, hep Hindeli'nin yolunu soracağım. Ömer yol boyu giderken hep kendi kendine tekrarladı / Hindeli'ne yol nerden gider?