Baksak ve Görsek
İstiklal Caddesi'nin bitmek tükenmek bilmeyen gürültüsü, insan seli, karmaşası arasından bir an önce ulaşmak istediğim yere varmaya çalışacağım az sonra. Omuz omuza, dirsek direğe vereceğim bir ulaşım savaşı olacak yine yaşadığım. Maratonda diyebiliriz aslında bu duruma. Bir yığın engel, bir sürü rakip dolu varış noktama kadar. Bunları düşünmemeye çalışıyorum ama olmuyor. Maratonun başladığı yer Fransız Konsolosluğu'nun önü, varılması gereken yer ise Galatasaray Lisesi'nin civarında bir yer. Mecburum...Galibi belli olmayan bu yarışa girmeliyim.
Derin bir nefes alıp ciğerlerimi soğuk hava ile dolduruyorum. Gözetmenin başlama düdüğünü çalmasını bekler gibiyim. Kalbim çarpıyor. Hiç bir şey duymuyormuş gibi yapıyorum. Konsantrem hat safhada. Ve düdük çalıyor. Maraton başladı...
Hızlı adımlar eşliğinde nihayet ilerliyorum. Konsolosluğun cadde üzerine denk düşen küçük bahçesinin içindeki ağaçların üzerine tüneyen yüzlerce sığırcık kuşu hep bir ağızdan İstiklal'in gürültüsüne ortak oluyorlar. Kuşların sesi güzel olur diye bilirdim ama aynı anda öttükleri için sadece bir gürültü yumağı oluşturuyorlar o anda. ?'Onlar bile alışmış buranın sesine'' diyorum kendi kendime. Aynı anda kuşları ve yolu izlerken ilk omuz darbemi alıyorum. Sinirlenmemeliyim...Burası böyle...
Omuz darbesi beni hafif sola doğru döndürüyor. Karşı köşede bulunan dövizcinin önünde duran kestane satıcısı erkeğe ve lavanta satan yaşlı kadına takıyor gözlerim. Erkek kestane ateşinin sıcağında ellerini ısıtıyor. Kısmende olsa elleri ısınıyor. Kaşkolu, beresi, montu ve sürekli zıplar hareketler yapması üşüdüğünün göstergesi. Kadın ise küçücük bir tabureye oturmuş, birbirine girmiş binlerce gürültü arasında kendi sesini duyurmaya çalışıyor. ?'Lavantaaaa......'' Üşümeyi bile unutmuş adeta.
İlerliyorum... Sadece bir kaç adım ilerliyorum... Biraz ileride şık bir cafenin içinden güzel bir müzik ve lezzetli yemek kokuları dışarıdaki kalabalığa karışıyor. Şık erkek ve bayanlar en hoş halleri ile cafenin içerisinde birbirlerinin gözlerine bakıp gülücükler saçıyorlar etrafa. Hatta bayanlardan kısa kollu bir bluz giymiş olanlarda var.
Düşünüyorum... bir kaç dakika önce gördüğüm; tabure üzerinde üşümeyi unutmuş olan Lavantayı düşünüyorum. Düşünmek ile yetinmeyip geriye bakıyorum. Kalabalık insan silüetlerini arasında bir görünüp bir kayboluyor Lavanta. Hızlıca geçiyorum o şık cafeyide. Adımlarım hızlı ve öfkeli. Şans denen şeyin ne olduğunu sorguluyorum kendimce. Cevap bulamıyorum.
Yol devam ediyor... Az biraz ileride bulunan müzik marketten yeni çıkmış bir albümün tanıtımı yapılıyor. Ses her zamanki gibi caddeye taşmış durumda. Şarkıcıya hayran olduğu belli birkaç genç kız oynamaya başlıyorlar kalabalığın ortasında. Biri ?'hadi albümü alalım ?'deyip içeri koşturuyorlar. Müzik marketin vitrininin camının önüne diz çökmüş on iki, on üç yaşlarında olabilecek erkek çocuğunun melodisine aldırış eden yok. O sadece çalıyor. Sokağı costuran yeni çıkmış albüme flütü ile kafa tutuyor. Nota belli, ritim belli... Ve daha... Daha neler neler aslında varacağım yere kadar gördüklerim. Her bir köşede, her bir vitrin önünde yeni bir hikaye.
Ya sonra...
Sonra bir mucize oluyor. El emeği göz nuru bir işleme gibi düşüyor gökyüzünden beyaz nakışlar bir anda. Öyle ağır, öyle aheste düşüyorlar ki gökyüzü nakışları, hiç acelesi olmayan kalıcı bir misafir gibiler adeta. Her birimizin başına birer şans taneleri gibi düşüyorlar. ?'Bir sana dokunuyorum, bir sana'' diyorlar. Dokundukça beyaza bürüyorlar. Dokundukça kaybediyorlar bizleri griliklerin ve kalabalığın arasında. ?'Hiç durmasa günlerce yağsa'' diyorum. Evet günlerce yağsa beni, kestaneciyi, flüt çalan çocuğu ve Lavantayı kalabalığın arasında kaybetse...