Benim Hikayemi Kimse Bilmiyor
Yaşanmışlıkların, yarım kalmış hayallerin ve kimseye anlatılamayan acıların öyküsü...
Benim hikâyem, insanların sandığı gibi bir gün başlayıp güzel bir sonla bitmedi.
Benim hikâyem, daha çocukken büyümek zorunda kaldığım bir yerde başladı.
Küçüktüm.
Dünyanın ne kadar acımasız olduğunu bilmiyordum. İnsanların neden yalan söylediğini, neden verdikleri sözleri tutmadığını, neden bir gün seni başının üstünde taşırken ertesi gün tanımıyormuş gibi davrandığını anlamıyordum.
Ben sadece herkes gibi mutlu olmak istiyordum.
Bir evimiz olsun, soframızda ekmeğimiz eksik olmasın, akşam olduğunda herkes evine dönsün istiyordum.
O zamanlar mutluluğun çok büyük şeylerde saklı olduğunu sanıyordum.
Meğer insanın en büyük mutluluğu, kaybetmeden önce kıymetini bilmediği küçücük şeylermiş.
Bir sofrada bütün sevdiklerinle oturabilmekmiş.
Birinin sana içtenlikle, “Nasılsın?” diye sormasıymış.
Gece başını yastığa koyduğunda, yarın ne olacak diye korkmadan uyuyabilmekmiş.
Ben bunları geç öğrendim.
Hayat bana hiçbir şeyi vaktinde öğretmedi.
Önce insanlara güvendim, sonra güvenmenin bedelini ödedim. Önce hayaller kurdum, sonra o hayallerin altında kaldım. Önce herkesi kendim gibi bildim, sonra kendimi insanlardan korumayı öğrendim.
Ama en çok da şunu öğrendim:
İnsan bazen başına gelenlerden değil, başına gelenleri kimseye anlatamamaktan yoruluyormuş.
Bir zamanlar benim de hayallerim vardı.
Öyle dünyaları isteyen biri değildim.
Bir gün kendi ayaklarımın üzerinde durayım, aileme faydam dokunsun, sevdiklerimin yüzünü güldüreyim istiyordum. Bir gün dönüp geçmişime baktığımda, “Kolay olmadı ama başardım,” diyebilmek istiyordum.
Bu yüzden çok sustum.
Canım yandığında sustum.
Haksızlığa uğradığımda sustum.
İçimden hiçbir şey yapmak gelmediğinde bile kalkıp işe gittim.
Çünkü hayat beklemiyordu.
Sen üzgünmüşsün, kalbin kırılmış, geceleri uyuyamamışsın… Bunların hayatın gözünde bir karşılığı yoktu.
Sabah oluyordu.
İnsanlar işine gidiyordu.
Senden bir şeyler bekleniyordu.
Sen de yüzünü yıkayıp aynaya bakıyor, kendine bir gülümseme takıp yeniden insanların arasına karışıyordun.
Kimse gözlerinin altındaki yorgunluğu görmüyordu.
Kimse gece kaç kere uyandığını bilmiyordu.
Kimse, bazen sırf kimseye yük olmamak için kendi derdini kendi içinde büyüttüğünü anlamıyordu.
Bir gün biri bana, “Sen güçlü birisin, sana bir şey olmaz,” dedi.
Gülümsedim.
Teşekkür ettim.
Ama içimden şöyle geçirdim:
“Keşke bir gün de güçlü olmak zorunda kalmasaydım. Keşke biri bana, ‘Yorulduysan biraz da ben taşıyayım,’ deseydi.”
İşte o gün anladım.
İnsanların sana güçlü demesi bazen bir övgü değil, senden yardım istememeni beklemeleriydi.
Hayatımda öyle insanlar oldu ki, onlar için yapamayacağım hiçbir şey olmadığını düşündüm.
Bir telefonlarıyla koştum.
Bir dertleriyle kendi derdimi unuttum.
Üzüldüklerinde yanlarında oldum, düştüklerinde ellerinden tuttum. Bazen kendim eksildim ama onların eksilmesine razı olmadım.
Çünkü ben bir insanı sevdiğimde, onun yalnızlığını da kendi yalnızlığım kadar önemserdim.
Sonra bir gün benim de canım yandı.
Benim de bir omuza, bir söze, birinin sessizce yanımda durmasına ihtiyacım oldu.
Telefonumu elime aldım.
İsimlere baktım.
Birini arasam ne diyecektim?
“İyi değilim,” mi?
“Artık yoruldum,” mu?
“Biraz konuş benimle, çünkü kendi içimde kayboluyorum,” mu?
Parmağım ekranın üzerinde dolaştı.
Sonra telefonu bıraktım.
Kimseyi aramadım.
Çünkü bazı insanlara yıllarca nasıl iyi olduğunu anlatmıştım da bir kez olsun kötü olduğumu nasıl anlatacağımı bilmiyordum.
O gece kendimle baş başa kaldım.
Ve hayatımda ilk defa şunu düşündüm:
Ben herkesin hayatında bir şey olmaya çalışırken, kendi hayatımda ne olmuştum?
Birinin dostu, birinin sırdaşı, birinin güvendiği insan…
Peki, benim arkamı döndüğümde beni kim tutacaktı?
Bu sorunun cevabını bulamadım.
Ama o geceden sonra herkese yetişmeye çalışmaktan vazgeçtim.
Çünkü insanın kendisini kaybederek başkalarını kazanmasının adı fedakârlık değilmiş.
Bazen sadece kendini unutmakmış.
Bir de geçmiş var.
İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, bazı geceler dönüp dolaşıp yine geçmişinin kapısında buluyor kendini.
Benim de unutmak istediğim günlerim var.
Keşke başka türlü yaşasaydım dediğim anlarım…
Keşke o gün biraz daha sabretseydim, keşke o sözü söylemeseydim, keşke o insanı bu kadar önemsemeseydim dediğim zamanlarım…
Ama hayatın en acı tarafı şu:
Yaşarken bazı şeylerin kıymetini bilmiyorsun.
Kaybedince anlamaya başlıyorsun.
Bazen bir insanın son kez sana baktığını bilmiyorsun.
Bazen bir evden son kez çıkıyorsun.
Bazen bir sofrada son kez oturuyorsun.
Bazen de hayatında bir daha asla aynı şekilde gülmeyeceğin bir gün yaşıyorsun.
O an bunların hiçbirinden haberin olmuyor.
Çünkü kimse sana, “İyi bak, bu anı bir daha yaşayamayacaksın,” demiyor.
Hayat vedalarını önceden haber vermiyor.
İnsan da çoğu zaman en son vedasını, sıradan bir günün içine bırakıp gidiyor.
Ben geçmişimi düşündüğümde yalnızca acılarımı hatırlamıyorum.
Güldüğüm günleri de özlüyorum.
Henüz bu kadar yorulmadığım zamanları…
İnsanlara inanmanın bana ağır gelmediği günleri…
Bir şeylerin düzeleceğine gerçekten inandığım geceleri…
Bazen eski bir fotoğrafa bakıyorum.
Fotoğraftaki kendime uzun uzun bakıyorum.
Sonra içimden soruyorum:
“Sen nerede kayboldun?”
O çocuk hâlâ içimde bir yerde mi, yoksa hayat onu da benden habersiz alıp götürdü mü?
Bilmiyorum.
Tek bildiğim, artık eskisi gibi olmadığım.
Ama kendime kızmıyorum.
Çünkü bazı değişimler insanın isteğiyle olmuyor.
Bazen hayat, kalbinin bir parçasını alıp götürüyor. Sen eksik kalan yerinle yaşamayı öğreniyorsun.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki ben hayatım boyunca hep bir yere yetişmeye çalışmışım.
Bir gün daha iyi olmak için…
Bir gün borçlarımı bitirmek için…
Bir gün ailemi rahat ettirmek için…
Bir gün beni üzen şeyleri geride bırakmak için…
Hep yarına bir şey bırakmışım.
Bugün dinlenmeyi yarına bırakmışım.
Mutlu olmayı işlerim düzeldiğinde düşünmüşüm.
Kendime vakit ayırmayı her şey yoluna girdiğinde yaparım demişim.
Ama hiçbir zaman her şey aynı anda yoluna girmemiş.
Bir derdim bitmiş, diğeri başlamış.
Bir kapı açılmış, başka bir kapı kapanmış.
Ben bir yarayı sararken hayat başka bir yerimden vurmuş.
Sonra fark etmişim ki insanın bütün sorunlarının bitmesini bekleyerek yaşaması, hayatını sürekli ertelemesiymiş.
Belki de mutluluk, her şeyin yolunda olması değilmiş.
Bazen bütün dertlerine rağmen bir sabah uyanıp, “Bugün kendim için de yaşayacağım,” diyebilmekmiş.
Ben bunu öğrenmeye çalışıyorum.
Hâlâ düşüyorum.
Hâlâ bazı geceler kendimi anlayamıyorum.
Hâlâ içimde kimseye anlatamadığım şeyler var.
Ama artık kendime bir söz verdim:
Hayat bana ne yaşatırsa yaşatsın, kendi hikâyemin yalnızca acılardan ibaret olmasına izin vermeyeceğim.
Çünkü benim de gülmeye hakkım var.
Benim de güzel günler görmeye hakkım var.
Benim de bir gün geçmişimi anlatırken gözlerim dolsa bile, sonunda gülümsemeye hakkım var.
Biliyor musunuz, insanın en çok canını ne yakıyor?
Yaşadığı kötü günler mi?
Hayır.
O günlerden geçerken bir daha güzel günler göremeyeceğine inanması…
Ben bazen çok yoruldum.
Bazen hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşündüm.
Bazen bütün çabalarım boşa gidiyormuş gibi hissettim.
Ama sonra kendime baktım.
Bunca şeyin ardından hâlâ yürüyebiliyordum.
Hâlâ sevebiliyordum.
Hâlâ bir insanın derdini dinleyebiliyordum.
Hâlâ güzel bir günün mümkün olduğuna inanmak istiyordum.
Demek ki hayat benden çok şey almıştı ama her şeyimi alamamıştı.
İçimde hâlâ vazgeçmek istemeyen bir taraf vardı.
İşte şimdi en çok o tarafı korumak istiyorum.
Çünkü insan bazen başkalarını değil, kendisini kurtarmak zorunda kalıyor.
Ve belki de hayatın gerçek başarısı, herkesin önünde dimdik durmak değil; kimse görmezken dağıldığında, kendini yeniden toparlayabilmek.
Ben artık geçmişime kızmıyorum.
Bana acı veren insanlara da eskisi kadar öfkeli değilim.
Çünkü herkes hayatımdan bir şey götürmedi.
Bazıları bana sınırlarımı öğretti.
Bazıları kime güvenmemem gerektiğini…
Bazıları da kendimi başkalarının sevgisiyle ölçmemem gerektiğini…
Yine de hiçbirine, yaşadığım acılar için teşekkür etmek zorunda değilim.
Sadece o acıların beni nasıl bir insana dönüştüreceğine artık kendim karar vermek istiyorum.
Benim hikâyem hâlâ bitmedi.
Belki bugün her şey istediğim gibi değil.
Belki hâlâ ulaşamadığım hayallerim, içimde sakladığım özlemlerim var.
Belki de bazı yaralarım hiçbir zaman tamamen iyileşmeyecek.
Ama bundan sonra kendime şunu hatırlatacağım:
Geçmişim benim başıma gelenlerdir; geri kalan ömrüm ise benim ne yapacağımdır.
Ve bir gün, yıllar sonra, geriye dönüp bugünkü hâlime bakarsam…
Umarım kendime acıyarak değil, kendimle gurur duyarak bakarım.
Umarım o gün şöyle derim:
“Çok yoruldun.
Çok şey kaybettin.
Bazen kimsenin bilmediği gecelerde sessizce ağladın.
Bazen herkese yetişirken kendine yetişemedin.
Ama sonunda kendini yarı yolda bırakmadın.”
Çünkü benim bütün yaşanmışlıklarımdan çıkardığım en büyük ders şu:
İnsan, hayatı boyunca herkesi mutlu edemiyor. Herkesi yanında tutamıyor. Her yarım kalanı tamamlayamıyor.
Ama ne olursa olsun, kendisine yeniden başlama şansı verebiliyor.
Ben de kendime o şansı vereceğim.
Bu kez kimseye bir şey kanıtlamak için değil…
Kimsenin beni sevmesini sağlamak için değil…
Yalnızca bir gün, başımı yastığa koyduğumda içim rahat olsun diye.
Ve belki o gün, uzun zamandır ilk defa, gözlerimi kapatırken geçmişime değil, yarınıma gülümseyeceğim.
Çünkü ben artık yalnızca hayatta kalmak istemiyorum.
Ben, yaşadığımı da hissetmek istiyorum.