Beş Saniye


Sıkılmıştım… öylesine biraz dolaşmak için hava almak için arabayla gezintiye çıkmıştım. Bazen üzülüyor, bazen sinirleniyordum bazen de kafamdan hızla gelip geçen onca düşünceyi anlamlandırmaya çalışıyordum. Ne çok öfkelenmiştim…

“Hay lanet olası!”

O mu bana çektirdi, yoksa ben mi ona bilemiyordum. Bir yıla yakın oldu mayısın yirmi altısında çekip gitmişti. Sadece bir not iliştirmişti kapıya.

“ 108’e lanet olsun ve onu ihtiyacı olana ver, herkesten hep esirgedin onu.”

Kendimi Ankara’nın çıkışında buldum, Kızılcahamam’ı çoktan geçmiştim bile, nasıl bu kadar yol gelmiştim bilemiyorum, hiç farkında değildim. Yanı başımda hayali belirdi.

“Bakıyorum yine yollara düşmüşsün. Ne oldu kıskandığın özgürlük şimdi hoşuna mı gitti?”

“Yine mi kavga edeceğiz, Hem kuzum sen nerden çıktın böyle durup dururken?”

“Kavgayı çıkaran hep sendin, ama yine beni suçluyorsun?”

“Hiç anlamadık değil mi birbirimizi, sahi sen niye gelinlik giydin?”

“ Sen üstümdekini gelinlik mi zannediyorsun, işte sen hep bana böyle eğreti baktın.”

“ Öf! Yasemen lanet olsun yine nereye gittin?

“Ah! Öfkeli yapım.”

Yokuşu çıktığımda kendimi yorgun hissettim, karşıdan gelen arabaların farları da oldukça yormuştu beni. Sağ tarafımda karanlık ormanın içinde bir mokampın olduğu fark ettim son anda “Yayla Mokamp” tabelasını seçebiliyordum, dar toprak yola dönüşüme tepki verir gibi isteksizce aydınlatan arabamın farlarıyla. Bir çay molası yorgunluğuma çare olur muydu? Hem de pek tekin bir değil gibi geldi bana nedense. Neden olacak daracık yolun sağlı sollu ağaç dalları girme der gibi usulca sallanıyordu. Yola girmiştim bir kez hem belki de belli mi olur içimde biriktirdiklerimi kusmak isterim rüzgara, alsın götürsün benden uzaklara...

Lokantaya çevrilmiş büyükçe taş binanın önünde geniş bir otopark vardı, üzeri kubbemsi çatılı, iki kanatlı genişçe tahta giriş kapısına yönelmiştim. Önümü devasa ardıç ağacı kesti, çevresi küçük taşlarla örülmüş yuvarlak küçük bahçemsi yerin ortasında yaşlılığına rağmen dimdik ayakta duruyordu. Dalları bir şemsiyeyi andırıyordu neredeyse altına ay ışığını hiç sızdırmıyordu. Yanından geçerken burnuma tanıdık bir koku geldi.

“ Ah yasemen!...” sevgilimin kokusu.

Adı Yasemin’di. Rahmetli Zeki Müren’in “yasemen” şarkısı bizim şarkımızdı, o yüzden adı Yasemen kalmıştı.

“ Bir demet yasemen,

Aşkımın tek hatırası,

Bitmiyor ayrılık,

Dinmiyor gönlümün hicran yarası”

Ama buralarda yasemen yetişmezki, diye düşünüp bir kez daha baktım, çok ilginç yasemendi üstelik üzerinde minik beyaz çiçekleri de vardı.

Bilmiyorum belki hala orada duruyordur, diyebilecek anıya çevirebilecek miydim. Belki de Yasemenle onu ziyarete bile gelebiliriz.

İçeri girdiğimde çok geniş salon vardı, her taraf ahşap kaplıydı. Büyükçe bir şöminenin taş örkelerinin üzerinde “kara ayı” postu asılıydı, duvarlarda da başları doldurulmuş birçok hayvan trofeleri asılıydı, hepsi bana bakıyordu sanki, seslenişlerini hissettim.

“ Ne işin var senin burada, yolunu mu şaşırdın?” Diye bağırıyorlardı.

Bir an düşündüm, gerçekten ne işim vardı burada?

İçeride çok az masanın bulunması tuhafıma gitmişti, cam kenarının hemen dibindeki masada biri yaşlıca bayan olmak üzere üç kişi oturuyordu. Adı Meryem’miş, daha doğrusu “Maria” oğlu ünlü bir iç mimarmış Kocatepe camiinin kubbelerinin çinilerini de oğlu tasarlamış.

“ Garabet Amca.”

Ermeniymişler. Burasını kırk dokuz yıllığına kiralamışlar, kışın ava gelirlermiş. Bir tür av köşkü olarak kullanırlarmış. Aynı zamanda mokamp olarak işletiyorlamış öyle ticari kaygıları falanda yokmuş, az masrafı çıksın yeter diyorlarmış.

Her müşteriyi de almazlarmış zaten... ilginç. Dağ başında müşteri seçmek.

Bana “kanları ısınmış”tı herhalde, aşçı şef Akif usta aç olup olmadığımı sordu. Dudak büküp “Eh işte, şöyle böyle” demiştim. Garson Murat atıştırmalık bir şeyler getirdi, gerçekten lezzetliydi ciğerli patates kızartması.

Zaten belliydi görüntüsünden, şef Mengenliymiş hafta sonları buraya çalışmaya gelirmiş. Ücret filan almazmış, nedenini anlatmak istemedi. Murat, Tokatlıymış, “ Hayırdır... Tokat neresi burası neresi?” diye sorduğumda Meryem Hanımın gözlerine bakıp susmuştu, cevap verememişti. Belliki ciddi bir problem vardı ama benim bunlara kafa yoracak halim yoktu.

“ Ne haltları varsa var bana ne?”

Meryem Hanım “Kalırsanız, birazdan şömine başında birlikte yemek yer sohbet ederiz, hem dinlenirsiniz hem de dilerseniz bir elde okey atarız,” dedi.

Okey mi? Ne alaka diye düşünmem kararsızlığımı yüzüme yansıtmıştı ama fena davet değildi. Aslında aklımda Bolu’ya doğru “uzamak” ve daha önce çadır kurup kamp yaptığımız Gölköy’e gitmek düşüncesi oluşmuştu. Göl kenarında gezinmek ve aramayı yarım bıraktığımız, bir türlü bulamadığımız “felsefe taşımızı” aramaya devam etmek fikri vardı. Kamp kurmayı severdim özellikle gece yaktığımız kamp ateşlerini. Huzur verirdi, geçmişimizdeki hataları ateşin içine atar catır cayır yakardık düşüncelerimizle, geleceğimizi yeniden planlardık.

“tertemiz”.

Ne oldu da buraya sapmıştım, beni ne çekmişti buraya? İçimdeki öfkenin isyan çığlığının yankısını mı hissetmiştim, buraya o mu çağırmıştı beni…

“Of! Ne kadar bunalmışım.”

“Neyse dedim bir geceden bir şey olmaz,” diye düşündüm. Karasızlığımı hissetmişti Meryem Hanım.

“Aman, dedi beyfendi hem çok yorgun gözüküyorsunuz, uykusu iyi gelir buranın iyice dinlenirsiniz, söylerim size en iyi odayı hazırlarlar.”

Aslında yorgun olan bedenim değildi ruhumdu. Onu mu görmüştü “Aziz Maria.”.

Güzel bir yemek eşliğinde güzel bir sohbet olmuştu. Murat bir ara havyarın yanında kırmızı şarap servisi yaparken “ Meryem hanımın özel misafirleri için” demişti gülümseyen gözlerle Meryem Hanıma bakarken. Hoşuma gitmişti “özel misafir” olmak, hele hiç tanımadığım insanlar tarafından değer verilmek, benim yaşamımda hiçte karşılaşılmayan bir duyguydu. Ruhumun huzuru araladığını hissettim ama garip bir şeyler de hissetmiyor değildim. Keşke hissetmelerim hep böyle olsa, en azından ara sıra.

Bu önemseme içimde ne varsa dökme fırsatını verdi bana, konuştukça konuştum

Hatta samimi atmosfere dayanarak, Yasemen’den de bahsettim. Meryem hanım duraksadı, yemeğe ara verip bir dirseğini masaya dayayıp eliyle ağzını kapatırken “ Öyle mi dedi çok ilginç.” , “Biraz anlatırsanız sevinirim, dedi dinlemek isterim.”

Bu şirin ihtiyardan ne kötülük gelebilirdi ki?

Nerdeyse yaşamımın tüm detaylarını anlatmıştım Meryem Hanıma, dinlerken dikkatinde en ufak bir dağılma olmamıştı, garibime gitmişti bu hali, içimdeki huzur yavaş yavaş kayboluyordu hatta yerini derin kuşkulara bıraktı. Neden bu kadar dikkatli dinliyordu ki beni Maria hanım?” Ama asıl duymak istediğinin Yasemen olduğunu hissetmiştim, konuyu yeniden ona getirdi sorularıyla. Kendinden bir parça mı bulmuştu acaba?

“Tanışmamızın yüz sekizinci gününde evlendik ve ilginç yüz sekiz gün sonra kaybettim onu, şimdi nerede bilmiyorum, balayımızı bile bir otelin108 numaralı odasında geçirmiştik. Tesadüf işte... aslını sorarsanız şimdi yollarda onu arıyorum.”

Meryem Hanımın bakışları değişmişti garip gözlerlerle Akif ustaya bakıyordu.

“Yüz sekizi hazırladınız değil mi?” Bir birimize bakıştık.

“ Yok canım bu kadar tesadüf olamaz!”, “ Hayır, dedim orda kalmak istemiyorum.”

Garson Murat’ın yüzünün rengi atmıştı. “Hemen, dedi yüz dokuzu hazırlayayım o zaman, orası da çok ferah ve rahat.”

Serin geceye düşen kasveti, kapıdan esintiyle içeri süzülen yasemen kokukusu bozmuştu.

“Sahi dedim kapıdaki yasemen mi?”

“Evet, dedi Meryem Hanım. Uzun süredir burada nasıl çıktığını anlayamadık hiç büyümüyorda”

“Bakabilir miyim?”dedim.

“ Hay hay nasıl isterseniz, dedi bir kaç adım attı duraksadı ama isterseniz vazgeçelim, yarın sabah bakarsınız.”

“Neden?” dedim meraklıca. Biraz endişelenmiş gibi görünüyordu Maria hanım.

“ Çok garip yasemenin çıktığı, dedi ardıç ağacının altında bir mezar taşı var.”

“ Gerçekten çok garipmiş, kime ait acaba, belli mi?”

“ Bilmiyoruz çok eski bir mezar taşı ama garip olan o değil.”

“ Ne… ne peki?”

“ En iyisi siz kendi gözlerinizle görün.”

Şaşırmıştım, benim için garip olabilecek ne olabilirdi ki…

Yasemene baktım boyu bir bir buçuk metre kadardı ama üzerinde çiçekleri olması beni zaten ilk girişte de şaşırtmıştı. Dalları mezar taşını kısmen kapatıyordu aralayıp mezar taşına baktım, silik bir yazı vardı. Çakmağımı çıkarıp daha dikkatlice baktığımda, bir sayı yazıyordu.

“108”

Geriye doğru irkildim “Aman Allahım.” Nasıl olurdu, bu tesadüf artık benim için çok fazlaydı...

Murat, ağaçların arasından irili ufaklı taşlarlarla döşenmiş, karanlık yolda odamı göstermek için feneriyle eşlik ediyordu. Sol tarafta seçebildiğim çam ağaçlarının arkasında kümes olduğunu hissettim, huysuzlanan kümes hayvanlarının garip sesleri işitiliyordu.

Sıra sıra dizili tek katlı taş evlerden oluşuyordu odalar. Yüz sekiz nolu odanın yanından geçerken yine garip bir gülümsemeyle yüzüme baktı Murat, sanki bir isteği vardı iletemediği.

“Allah rahatlık versin,” derken yine yüzüme garip garip bakmıştı. Odaya şöyle bir göz gezdirdim. Duvarda asılı geyik başı sanki canlanmış gibiydi, bana bakıyordu. Gözleri ne kadar gerçekçiydi, korktuğumu hissettim gömleğimi üzerine kapattım. Kafamın içinde burada garip şeylerin döndüğü düşüncesi, kendi sıkıntılarımı unutturmuştu bir an. Etajerin üzerinde küçük bir pusula duruyordu. Elime aldım, lamba odayı çok iyi aydınlatmıyordu, altına yaklaştım pusulada alel acele yazılmış“ Kaç!” yazıyordu.

Tüm keyfim kaçmıştı, korkmuştum. Aslında “korku” benim için çok geçerli bir kavram değildi yaşamımda. Murat mı koymuştu acaba yoksa Akif usta mı? Belki bana değildi mesaj burda unutulmuş bir kağıt parçası olmalıydı, diye düşünürken cesaretimi toplamaya çalıştım. Pencere yanaşıp dışarıya bakmak istedim ama o anda elektrikler de kesilmişti.

Dağ başında zifiri karanlığın içinde sıkışıp kalmıştım.

Cılız bir ışık süzmesiyle ayak seslerinin yaklaştığını duyuyordum ve nihayet kapı çalındı. Kalbimin beni dinlemediğini hissettim, korkumu yenmeme engel olamamıştım. “ Kim o” diye sormak bana göre değildi, o kadar korkak olmayı hissetmek hiç yaşamadığım bir duyguydu. İçimde büyüttüğüm bir anlık öfkeyle “ Ne olacaksa olsun be!” diye düşünerek kapıyı açtım.

Gelenler Akifle Murat’tı.

“ Burada zaman zaman elektrikler kesilir, gaz lambasını koymayı unutmuşuz, dedi Murat.

Biraz rahatlamıştım, kağıt parçası aklıma gelmişti.

“ Bir şey sorabilir miyim size? dedim. Karşımdakilerden birini zor duruma bırakacağımı düşünerek vazgeçtim.

“ Neyse, dedim. Sabah sorarım önemli değildi zaten.”

Uyuyamamıştım... Özel misafir niye kaçmalıydı ki? Aklıma Kesselring’in“ Ahududu” tiyatrosu geldi. Çok mu açılmıştım, çok mu dertlenmiştim Meryem Hanıma, üzülüp o özel içkisiyle dertlerimden kurtarmak mı istemişti beni zehirleyerek .

“iyilik adına ölüm”.

Ama bende garip hiç bir belirti yoktu, aksine kendimi enfes bir yemek yediğim için çok iyi hissediyordum. Kim bilir belki de tarzı böyleydi…ölümden önceki son iyilik.

Henüz yeni uykuya dalmıştım. Yan taraftan yani yüz sekiz no’lu odadan bir adamla ile küçük çocuğun tartışmalarına uyandım. Rüya mı görüyordum, hayır tartışma net olarak duyuluyordu. Her halde gece yarısı es kaza gelmek zorunda kaldıkları bir olay yaşamışlar, diye düşündüm önce.

Adamın, çoçuğun babası olmadığı konuşmalardan belli oluyordu. Çocuk çok sakin konuşuyordu, adam bazen çok öfkeleniyordu ne dedikleri tam olarak anlaşılmasa da sanki bir ara benden bahsettiklerini duyar gibi oldum. Rahatsız edip etmediklerini tartışmışlardı ama adım geçmişti eminim, Murat mı söylemişti acaba adımı?..

Yeniden uykuya dalmıştım... Rüyamda Yasemen’i arabada gördüğüm hayalindeki elbiseyi giyiyordu.

Erkenden kalktım, bir an önce burayı terketmelisin hissini yaşadım, kahvaltıdan sonra hemen burdan ayrılmak istiyordum. Düşüncelerimde onca kaygıya rağmen, sabahın ne kadar güzel olduğunu hissettim serinliğin vurduğu tüm benliğimde, kuşlar cıvıldıyor serin huzur veren bir rüzgara adeta eşlik ediyorlardı. Çam ağaçlarının kokusunu ciğerlerim yanana kadar içime çektim.

“ Ne güzel bir sabahtı, yaşama yeniden başlamak için, ne güzel bir başlangıç olurdu.”

Nefis bir kahvaltı hazırlamıştı Akif usta. İyi uyup uyuyamadığı mı sordu.

“Az ama iyi uyudum. Ama gece gelenler biraz gürültü yaptı.”

Akif’le Murat’ın göz göze bakıştıklarını hissettim.

“ İyi de gece kimse gelmedi ki “dedi murat.

“ Nasıl yani yüz sekizde kalan yok muydu?”

“ Yok.” dedi Akif.

“Meryem hanımın habersiz misafiri olmasın, belki o..” Sözümü tamamlayamadım.

“Meryem hanım gün doğarken tesisten ayrıldı, dedi Akif. Unuttuğu bir işi varmış, ha sizden de özür diledi hoşçakal diyemediği için, selam söyledi.”

Yine gariplikler başlamıştı, her neyse dedim kahvaltıdan sonra yola düşeyim, tüm tuhaflıklar sizde kalsın, ilginç bir gün yaşadığıma sayarım, ömür takvimime işaretlerken.

En azından kendi sıkıntılarımdan biraz uzaklaşmış oldum. Bu da yeterli...

Güzel kahvaltıdan sonra bir de kahve ikram etti Akif usta, gerçekten maharetliydi, gözümdeki “michlen” şefi.

Kahvemi tam yudumlamaya başlamışken odaların olduğu yerden iki adam ve bir çocuğun bana yaklaştıkları gördüm. Masama oturup oturamayacaklarını sordu çocuk.

Kahvaltı yaparken benimle sohbet etmek istiyorlar herhalde diye düşündüm. Haklılığımı ortaya çıkarmak istediği ağır bastı, hani 108 de yoktu kalan diyebilecektim. Hem de akşamki tartışmanın konusunu merak etmiştim. Başımla onayladım oturmalarını...

Çocuk tam karşıma oturdu, onun yanına tartıştığı adam oturdu, gelirken bile tartışıyorlardı. Benim yanıma ise kapşonlu gözlük takmış iricesi oturdu. Açıkçası görüntüsü biraz ürkütücüydü, ama gerçi gece onun hiç sesini duymamıştım.

“ Ben sana söylemiştim, diye çocuğa çıkıştı. İyilik yapmayacak diye.”

“Ben de sana diyorum ki bir son şans daha verilmeli, hiç belli olmaz son anda.”

Tartışma tam anlamlandıramadığım şekilde devam ediyordu. Bu kadar önemli olan “neyi” tartışıyorlardı. Ara sıra duruyorlar, bir bana bir de kapşonlu adama bakıyorlardı, sonra yine devam ediyorlardı aralarında tartışmaya.

Amaçlarının benimle sohbet olmadığını anlamıştım. Bir ara tartışmada benim adım da geçince duraksadım.

“ Hop hop! Durun bakalım, dedim benden mi bahsediyorsunuz.” İkisi birden.

“ Evet dedi, senden bahsediyoruz, konumuz sensin.”

“ Nasıl yani dedim, gecede mi benden bahsettiniz?”

“Evet, gecede senden bahsettik, hem de tüm gece boyu.”

Yüzlerine bir kez daha baktım, hiç tanıdık gelmiyordu. Karşımdakiler soyguncu muydu acaba, diye düşündüm. Gözlerim Akif ve Murat’ı aradı en azından onlar bana yardım edebilirdi.

“Bakma öyle çevrene, dedi adam. Onlar yok gittiler.”

“ Nasıl olur dedim biraz önce bana kahve getirdi ve içeri girdiler.

“Tamam, dedi çocuk o “son ikram”dı.” Dalga mı geçiyorlar benle diye düşündüm.

Adın ne senin çocuk, diye çıkıştım. Sinirlendiğime hiç şaşırmamıştı.

“ Beyaz” dedi yanındakini işaret etti “ Bu da Kara.” Bir kahkaha attım, korkularım bitmişti, ne de olsa serde biraz külhanbeylikte vardı.

“ Ya bu yanımdaki zebani kim?”

“O “ Tanrı’nın Savaşçısı” dedi çocuk, kendinden çok emindi. Daha çok sinirlenmiştim.

“Hadi len, dedim! Dalga mı geçiyorsun yoksa şaka mı bu, etrafıma bakındım, kamera şakası değil mi, hadi hadi söyleyin nerde kameralar?”

“ Ben sana söylemedim mi bu ihlaf olmaz” diye çıkıştı çocuğa Kara.

“ Haaa.... anladım, siz tiyatrocu musunuz, Hamlet’i filan mı oynayacaksınız?” Tuhaf tuhaf yüzüme baktılar.

“Kahven, dedi çocuk soğuyor.” Sonra beni ikna etmek istercesine devam etti.

“ Yasemen, onu kaybettin değil mi?”

“!...” anladım durum sandığımdan ciddi idi.

“ Sakin ol! Arkana yaslan ve beni dinle,” dedi çocuk.

“ Ben senin içindeki iyiliğinim, bu Kara da kötülüğün.”

Maria yanılgılarındı. Akif sana sunulan nimetlerindi, Murat merhametindi. Çok keyif almıştın onlardan. Şarap Tanrıya baş kaldırışındı, onu simgeliyordu.

“ Ya Yasemen”dedim.

“ O sevgindi, içinde yok ettiğin.” , “ Yol ömründü, ordan oraya savrulduğun.”

“ Yüz sekiz.”

“Sabırsızlığındı, sevginin bitiş noktasıydı.”

“ Ya “Kaç” pusulası.”

“ O korkularındı, kendine çeki düzen vermek için.”

“ Bu Kara bana hep bana bağırdı biliyor musun senin yüzünden.”

“Çünkü beni hiç büyütmedin, hep onu büyüttün koca kapkara bir adam ettin onu. Kötülüğü, iyiliğe yönettiremedin hiç bir zaman.”

Ellerimi gözlerime götürdüm, kapattım sıkıca bastırdım üzerlerine.

“ Hayır, bu bir rüya olmalı, gerçek olamaz. Ben şimdi gözlerimi açıp kahve mi bitireceğim, arabama atlayıp defolup gideceğim şu kahrolası yerden”, “ Zaten geldiğimden beri sanrısal düşüncelere buladılar beni”, “ Hepsinin canı cehenneme.”

“ Aç gözünü, dedi çocuk sana bi faydası yok, artık düşündüklerinin.”

“ Hay lanet olsun size, ben bir “Kumbara Maymunu”yum zaten. Ne attılarsa içime onlarla yetiştim, yani bir “hazırcı”yım ben.”, “ Beni yargılayamazsınız, yargılayacaksanız gidin Tanrı’nızı yargılayın.”

Çocuk gözlerime baktı, kahyeyi işaret etti.

“ Hadi, son yudumunu çek, her iki yöne açılan son “beş saniye”n bitmek üzere.”

“ Nasıl da “ Farkına varma”nın farkına varıyorsun, sana verilenlerlerle,” dedi Kara.

“ Sen kumbara maymunu olsaydın bunların farkına varabilirmiydin hiç.”

Savaşçı yerinden kalktı.

“ Hadi gidiyoruz,” dedi.

“ İyi be, dedim zaten ömrümün hep yanı başındaydın sen “Azrail Efendi”.”

Gözlerimi yeniden kapattım.” Hayır dedim tüm bunlar gerçek olamaz, lanet olasıca yediğim bir şey dokundu herhalde.”

Uğutular duyuluyordu, uzaklaşan insanların ayak seslerini duyuyordum, sanki içimdem bir şey beni yukarılara çekiyordu. Gözlerimi açtım etrafta kimseler yoktu. “Nereye gittiler?” acaba diye düşündüm.

“ Bak ne güzel bak işte arabam orda duruyordu.” Kalkmak istedim ama alnımda bir yere çarpmışım gibi şiddetli bir ağrı hissettim. Yukarıdan kendi bedenime bakıyordum. Yanımda Yasemen vardı kar gibi beyaz giysisiyle bana gülümsüyordu hoş geldin, derken.

“ Aman Allahım! Şimdi öldüm mü ben...”

20 Haziran 2024 17-18 dakika 22 öyküsü var.
Beğenenler (5)
Yorumlar (2)
  • 29 gün önce

    Oldukça ilginç ve sürükleyici ve iyi bir kurgu ile yazılmış güzel bir öyküydü okuduğum eser Mehmet bey Tebrik ederim Saygı ile