Bir Simit Bir Dünya
İstanbul sabahında hava puslu, kaldırımlar yorgundu. İnsanlar, omuz omuza ama göz göze gelmeden metroya koşuşturuyordu. Herkesin bir derdi vardı; kimse kimseninkini duymuyordu.
Kalabalığın içinde, on yaşlarında bir çocuk, elinde küçük bir karton kutuyla köşeye sinmişti. Üzerinde ince bir mont, yıpranmış spor ayakkabılar… Saçları rüzgârla uçuşuyor ama gözleri donuk bakıyordu Emre.
Emre her sabah aynı yere oturur, ayakkabı boyamaya çalışırdı. Ama artık kimse ayakkabısını boyatmaz olmuştu. O sadece oradaydı. Görünmez bir duvarla çevrili gibiydi. İnsanlar yanından geçerken bakmaz, hatta onun varlığını fark etmemek için gözlerini kaçırırlardı.
Bir sabah, üniversiteye geç kalan bir genç kız — adı Elif — telaşla yürürken Emre’nin kutusuna takılıp neredeyse düşüyordu. Göz göze geldiler. Emre ürktü, hemen özür diledi. Ama Elif durdu, baktı. Gerçekten baktı. O an fark etti çocuğun ne kadar aç, ne kadar yalnız ve ne kadar çocuk olduğunu.
Hiç düşünmeden cebinden çıkardığı parayla iki simit aldı. Biri kendine, biri Emre’ye. Simidi uzatırken sadece şunu söyledi:
“Kimse sana bakmıyor diye sen yok değilsin, tamam mı?”
O an Emre’nin yüzü değişti. Gülümsemeye çalıştı ama gözleri doldu. Simidi iki eliyle tuttu, sanki kutsal bir şeymiş gibi.
Elif, metroya yetişti. O gün geç kaldı, ama kalbine yeni bir pencere açıldı.
Bir hafta sonra aynı yere geldiğinde Emre yoktu. Merak etti, etrafa sordu. Köşe başındaki çaycı, “Sosyal hizmetler aldı. Bir kadın başvurmuş. Koruma altına alınmış, okula başlayacakmış,” dedi.
Elif bir şey demedi. Ama cebindeki son parasını bir simitçiye verdi:
“Yoldan geçen başka bir çocuğa da bir simit ver. Belki onun da dünyası değişir.”