Bu Sefer İçimde O Yok



BU SEFER İÇİMDE O YOK!

Bu sefer içimde o yok! Bıraktım yolun kenarına, yanımda taşıdığım süre içerisinde onu anlamıyordum. İnsanlara yaklaşmaya cesaret edemiyordum. ‘’Neden?’’ diye sorduğumda ‘’Ben öyle istiyorum.’’ diyordu. ‘’Ya benim istediklerim?’’ derken sırtını dönüyor, duymazlıktan geliyordu. Çayımı, kahvemi hep yalnızlığımla içiyordum, üzümün çöpü var armudun sapı var diyordu; kim mi içimdeki ben? Onun bakışı iyi değil, o çıkarına ters düşer kazanamazsın, yıkamazsın, alamazsın. Hep boğazıma kaçan, soluksuz bırakan bir lokma ekmek gibiydi; benim içimdeki ben! Attım onu az önce, ileride, yolun aşağısına iteleyerek… Bu sefer de içimde tarifi olmayan anlatılmayan bir boşluk oluştu, önemli değil, doldururum onu ben, sorun değil… Biraz arabesk, biraz Latin danslarıyla… İşte o günden sonra hâlâ peşimde, aramızda bir utangaçlık, az koyduğumuz sınırla… Hayatımız bu şekilde başladı.

Kahvaltımı bensiz; yani içimdeki beni kapının dışına bırakarak yiyorum, onsuz uyuyorum, deliksiz… Yok sabahleyin geç kalırsan şu olur, az kazanırsan kendini yenik say!.. ‘Kendim’siz yürüyüş yapıyorum, basamaklardan iniyor asansöre binmiyorum, acelem de yok, ‘’Haydi koş, yetişemezsin!’’ diyenim de yok. Kendi kapımı onsuz açıyorum, yüzüme bakarken bakmıyorum. Bunca yıldan sonra hâlâ, ne kadar ona ben şefkat sunacağım? Yanılıyor, sonunu hiç kestiremiyor, beni fazlasıyla deli ediyor. ‘’Bundan ben hoşlanıyorum, ben hoşlanıyorum.’’ diyor. Ben sevgiyle, kuvvetli hislerle dokunsak diyorum; ‘’Sakla!’’ diyor! Her Allah’ın günü güzel bir şey yapmak için ben öylece duruyorum, o hâlâ yanlışlara doğru harekete geçsene diye iteklemeye çalışıyor.

İki yaşlı kadın orada yaşıyor; evimizin karşısında, yıllardır oturuyor, o yıkık evde. Yıllardır benim karşımda; orada, o iki yaşlı kadın... Varayım evlerine diyorum, gitme diyor, onlar zenginler diyor, bana ne zenginliklerinden bir hâl-hatır sorayım diyorum, sana ne diyor vekilleri misin diyor! Orada yıllardır birlikte yaşayan iki yaşlı kadın hakkında bir şeyler öğrenemedim. Orada, benim gibi yaşayan bu iki tuhaf ve yaşlı kadının evine gidemedim; şimdi gideceğim.

Güneş, portakal gibi tepemde, ısıtıyor, kafam kel olduğundan ısısı içeriye kadar süzülüyor. İşte evlerinde, pencere kenarındalar. Ayaklarının kalkmaya gücü yokmuş gibi her gün orada dışarıya bakıyorlar, lakin hiç kimse onlara bakmıyor! Çaldım kapılarını. Kapı otomatik açıldı.

İçeriden suratıma yalnızlık ve vefasızlığın sinmiş küf kokusu çarparak karşıladı. İçlerinden biri kırgınlık üzüntü dolu sesiyle:

-Hoş geldin evladım! Neden bu kadar geç geldin?

-Hoş bulduk teyzelerim! Kusuruma bakmayın ben, bendeki beni yanımda taşıyınca…

Endişelenmeye başlıyorum, sütunun arkasında bir çocuk, on üç, bilemedin on dört yaşlarında bir kız çocuğu… Yüzü solgun, saçı dağınık , haftalardır yıkanmamış, teyzelerim gibi... Acıyarak baktım, içim ürperdi.

-Sen çocuk, sen de kimsin?

Dedim bana…

-Ben onlara bakan, günlük kazancımla hasta anneme bakan Nilüfer’im amca. Sen de kimsin? Gökyüzünden mi geldin? İki yıldır hizmet ediyorum teyzelerime, kapılarını açan olmadı!

Gözlerimden akan yaşlarla şöyle düşündüm; bir pazar günü erkenden kalkmışız, Nilüfer iyileşen annesiyle bize kahvaltı hazırlıyor. Yaşlı teyzeleri, Nilüfer’in annesi Gülümser Hanım banyoda yıkıyor, ondan öncesinde Nilüfer banyodan çıkmış, tertemiz kokuyor. Lavanta kokulu sabunuyla yıkandığı için evin içi lavanta kokuyor, gözleri gülüyor. Ben ön verandada otururum, verandada gazete okumayı severim. Eskiden pazar sabahları evin içinde ben, kendi benimle kavga eder, dışarıya çıkardım. Ama şimdi oturup gazete okuyorum; Nilüfer kızım kahvaltı hazırlıyor, teyzelerimiz bizde kalıyor. Yemek yiyeceğiz hep beraber, sonra kestiririm teyzelerimle karşılıklı. Sonra beraberce televizyon izleriz, sonra tekrar yemek yeriz, konuşuruz. Sonra, yatmadan önce Nilüferin yanaklarından öper, çok uzun bir süre gözlerindeki sevince bakarım. Düşünebiliyor musunuz; bu noktaya gelmek ne kadar kolay, nasıl gelemediğimiz o kadar da zor değilmiş! Anlayabilmek için birbirimize bakarız, nasıl olur da kaçarız? Neden hâlâ ve hâlâ birbirimizi anlayamayız. Her seferinde anlarız, yük olur diye kaçarız. Bu gönül, yükü taşımak için sırtımızla beraber bize verildi. Bu sessizlik ne korkunç bir hastalık ki kurtulmayı istemiyoruz; sessizliğin tadı yok ki çıkaralım! Bir gün olur, üç gün olur ondan sonra ıstırabın olur! İşte attım, yolda hâlâ peşimde, şimdi bunları düşünürken salakça bakıyor, salak…

Dün içimde kim vardı ve ben onu tanıyamıyordum! Paldır küldür kapıyı çalarak içeriye de girmiyordu; hep içerdeydi! İyice kulak kesilip düşüncelerimi hislerimi dinliyor, hep yolda çelme takıyordu, ne hakkı varsa, edepsiz! Peşimi bırakmıyor, daireler çiziyordu, evin içinde salonda, mutfakta, yatak odasında, antre de... Bu yetmezmiş gibi bir de düşüncelerimin etrafında şimşek hızıyla dönüyordu! Zevk aldıkça, beni hâlsiz bıraktıkça bir daha, bir daha… Bir an gitti derken anında daireler çiziyordu apartmanın etrafında, biraz sonra dışarı çıkarken olumlu bir davranışta bulunmayayım diye kolaçan ediyor edepsiz, utanmaz! Tıpkı çöp gibi kokuyor, bahçe duvarı gibi yıkık çit gibi; yıkmaya çalışıyordu.

Nasıl başarıyordu bunu anlayamadım? Her zaman ben olmama rağmen, nasıl da hızlı hareket ediyordu! Gerekmedikçe hatta benden hiç dışarı çıkmıyordu. Çıksa bile ne fazla çıkması, saniyesinde oyalanmadan içinde dolaşan kırk tilkiyle geri dönüyordu. Şimdi bir köşede içimde olmadan duruyor, bir köşede, köpek gibi... Oldukça beni dar kalıpların içine sokarken büyük düşler görmeyeceğimi biliyordum onunla. Ben bir cümle söylemeden o on cümle beni yerle yeksan etmek için çabalıyordu, oysa yıkmaya çalıştığı kendisi ise kendisi olan da bendim, beraberdik, hayatta yaşadığımız ömür beraberdi. Yaşanılanın kıymetli olması için güzel bir şeyler yapılmalıydı. Bir güzelliğe beraberce dokununca benim gibi gülümsemeliydi, küsmesine gerek yoktu. Huzursuz olan ben, kibrim, nefsim diyelim. Mütevazı olması gerekirken buna izin vermeyecek hâlde olması, kendisini yolun ucunda aşağıya atarak terk etmeme sebep oldu. Zihnimle, onunla anlaşılmanın derinliğine inmeyi istesem de; anlamak adına o hep, yüzeysel temasa gerek olmadığından dem vurdu. İçimden beni boğarken kendisini de boğduğunu fark etmeyecek kadar hırslı ve kördü. İnsanlarla, güzel olanla aramda duvarlar örmesi, artık beni çileden çıkardı. Kendisine, nereye ait olduğumuzu sorduğumda bana dünya ve ahirete ait olduğumuzu söylemek yerine, çıkarlarımıza demesin mi? Onun ve dünyanın karanlık gölgesine doğru beni çekerken aydınlatan yönüne yaklaşamamak konusunda hemfikir olamadık. Boş vakitleri doldurmak gerektiğine inandıramadım gitti. Uzun zaman oluyor; dünyaya ait olduğumu, şu an onun içinde beni mutlu etmekten ziyade karşımdaki insanı mutlu edecek bir şeyler yapamamanın ezikliğini yaşıyordum. Beyefendi sanki eleştiriye tahammül edemiyor. Başlıca sorumluluğumu unutturmaya hakkı olmadığı hâlde, buna cüret ederek edepsizliğini göstermesi yolumuzun ayrılmasına vesile oldu. Her daim gölgelikte oturulmaz, az güneşe çıkarak varlığımızı göstermemiz de gerekir. Hayatın rutin bir ritmi var, dedikçe önemsemeyerek hep geride, yanlış çöplüklerde gezinerek içimi-dışımı çöplük kokusunun sarmasına vesile oldu. İşin ilginç yanı iman ederken, imanıma gölge düşürerek şeytanla birlikte olması, kafamın tasını attırmasına yetti zaten. Hayatın hep eğlenceli tarafı olmuyor ki… Hüzünlü, acılı yönleri de var, ben şu an mutlu tarafındaysam, acı tarafında olana koşmam gerekir derken ‘’Boş ver, anın tadını çıkar, uzan şöyle sıcacık yatağına!’’ diyecek kadar edepsiz.

Artık buna, tarafımdan bir dur demenin zamanı gelmiş ve geçmişti. Frenlemem gerekiyordu. Uzun bir süredir gecemiz gündüze karışmış, içine/içime kimler girip çıkıyor fark edemediğimden bir kargaşa bir kavga, kararsızlıkla düşünmekten, yemeden içmeden kesilmiştim. İçimde ben, benden habersiz bir şey çalınmıyor, gereksiz olanlar hiç eksilmiyordu. Söylediğimde amacın nedir, diye ‘’Ben öyle istiyorum.’’ diyordu! Farklı şeyler oluyordu içimde; değişik zamanlarda, beni insanlardan uzaklaştıran… Farklı izler peşinde dolanıyordu, beni de peşinden sürüklüyordu. Meseleye gelince ne yapmaya çalışıyor ve neden yapıyordu? Sorduğum buydu zaten... Benim dikkatsiz ve dalgın olduğumu düşünmüş, üzerinde durmayacağımı sanmıştı, bu küçük değişikliklerin ortaya çıkmasıyla... İşte ben de bunun olağanüstü bir durum olduğunu fark ettiğimden dolayı, tuhaflıkların bir süredir devam etmesine son vermek için ayrılmıştık. Bakalım ne zamana kadar benliğimle ayrı kalacağız? Bunu zaman gösterecek!

MEHMET ALUÇ

27 Mayıs 2021 8-9 dakika 6 öyküsü var.
Yorumlar