Çanlı Tilki
Köyün güneyi ve güneybatısı ormanlıktı. Ormanda yaşayan kurt, tilki ve domuzlar köylünün mallarına zarar veriyorlardı.
Sayıları o kadar çoğalmıştı ki, birer-ikişer öldürmekle baş edilecek gibi değildi. Cepheye asker sürer gibi, öldürülenlerin yerine yenileri geliyordu sanki! Köylü yılmış, usanmıştı.
Yaz aylarında domuzların tarlalara ve bahçelere verdiği zarar yüzünden kışlık yiyeceğini hazırlayamayan aileler vardı. Sığır ve koyun sürüleri yaz boyunca çok büyük zarar görüyorlardı. Geceleri tavuk cıyaklamaları, köpek havlamalarından çoluk-çocuk uyuyamaz olmuştu. Birçok hanede gençler ellerinde kırma tüfeklerle avlunun bir köşesinde nöbet tutmaya başlamışlardı. Fakat, gene de her gece mutlaka sekiz-on tavuk tilkiler tarafından kaçırılıyordu!
Sürü sahipleri köpeklerinin ve çobanlarının sayısını artırdılar, silahlı adamlar tuttular, gene de başa çıkamadılar. Sonunda sürek avı yapmaktan başka çare olmadığını anladılar.
Muhtarın önderliğinde ihtiyar heyeti ve köylü toplanarak, ne zaman ve nasıl yapılacağını kararlaştırdılar.
Alınan karara göre: Köyde onbeş yaşın üzerinde ne kadar erkek varsa, silahı olan olmayan, herkes ava iştirak edecek.
Av, birer hafta ara ile üç defa tekrarlanacak.
Hazırlıklar üç gün içinde tamamlanıp cumartesi günü ilk av başlayacak.
Karara hiç itiraz eden olmadı. Böyle bir kararın alınmasından herkes memnun bile olmuştu.
Cumartesi günü avın yapılacağı tarafa çobanlar gönderilmedi. Sabah erken saatta köy meydanında davullu-zurnalı bir toplanma merasimi yapıldı. Ava giden-gitmeyen, kadın-erkek tüm köy halkı oradaydı.
Tecrübeli avcıların tavsiyesiyle gruplar kuruldu. Avcılara ve sürücülere, nelere dikkat edecekleri tekrar tekrar anlatıldı.
Muhtarın: ''Haydi rasgele!..'' demesiyle ormana doğru tek sıra halinde yürüyüş başladı. O gün ikindi vaktine kadar orman tarafından sık sık silah sesleri geldi. Köyde kalan yaşlılar, kadın ve çocuklar, sabırsızca akşamın olmasını beklediler.
Akşam ezanına bir saat kala avcılar köye döndüler. Giderken olduğu gibi, dönüşte de köy meydanı tıklım tıklım doluydu. Herkes merak ediyordu: ''Ne kadar ve neler avlandı.'' diye?
Av çok bereketli geçmiş. Yedi domuz, yedi kurt, dokuz tilki ve onsekiz tane de tavşan vurmuşlar. Hepsinin derilerini -yüzdükten sonra- eski okulun işliğine koydular. Tavşanlar hariç, diğerlerinin leşlerini kazılan çukurlara, üzerlerine kireç döktükten sonra gömdüler.
Pazar günü kazanlarla pilav ve tavşanların etlerini pişirip güzel bir şölen düzenlediler.
Köy kuruldu kurulalı böyle bir şenlik olmamıştı. Çevre köylerden bile gelenler vardı.
İkinci ve üçüncü seferler de aynı şekilde başarılı geçti. Avlanan hayvan sayısı ilkine oranla daha az olsa da...
Sürek avından sonra ormanda ve otlaklarda dolaşan hayvanlara zarar gelmez oldu. Geceleri köpek havamaları yok denecek kadar azaldı. Tavuk sesleri hiç duyulmaz oldu. Gece nöbetleri de sona erdiği için, herkes yatağında rahat rahat uyuyabiliyordu. Köye huzur gelmişti.
Aradan bir ay geçtiği halde kimsenin sığırına, koyununa, keçisine ve tavuğuna bir zarar gelmedi. ''Oh be, kurtulduk!'' diyorlardı. Neydi o bir ay öncesine kadar çektikleri çile? İnanılır gibi değildi!..
Kış bitmiş, köyün eli iş tutan erkeklerinin boş zamanları sona ermişti. Herkes ilk baharın son aylarından itibaren, son baharın son ayına kadar dışarıda iş aramak zorundadır artık. Bazıları kendi başına, bazıları da gruplar halinde iş aramaya gidecekler, beş altı ay kiremit-tuğla ocaklarında çalışacaklardır. Ekim ayından itibaren köye dönüş başlayacaktır.
Gene bir yaz geçmiş, köye dönüş tamamlanmış, dışarda biten çalışma hayatı, çift-çubuk işleriyle köyde devam ediyordu artık. Akşamları gece geç vakitlere kadar kahvehanelerde toplanılıyor, herkes yaz boyunca neler yaptığını, nelerle karşılaştığını -abartılı bir şekilde- birbirlerine anlatıyorardı. Kahvehaneler gene gürültülü ve debdebeli yaşama dönmüştü.
Sonbaharın güzel havaları da sona ermiş, kış gelmişti. Köylülerin bu mevsimde yapacak çok fazla işleri olmazdı. Erkekler zamanlarının çoğunu, sabahın erken saatlerindan, gecenin geç vakitlerine kadar, kahvehanelerde geçirirlerdi.
Bir sabah köyün korucusu Şükrü Huylu kahveye geldi. İçeri girince dokuz numara gözlüğü buğulandığından, önünü göremediği için nereye gidip oturacağını bilemedi. Kapattığı kapının önünde kalakaldı. Cebinden çıkardığı kocaman sarı mendiliyle gözlüğünü silmeye çalışıyordu. O sildikçe soğuk mercekler yeniden nemleniyordu. Birkaç denemeden sonra, zaten kızgın olan korucu, gözlüğü yere çarpmak için kollarını havaya kaldırdı. Kapıdan girdiği andan itibaren onu gözleyenler hep bir ağızdan ?'yapmaaa!'' diye bağırdılar. Yakın masada oturan bir genç, atik bir davranışla, gözlüğü korucunun elinden kapıp, kendi cebine koydu. Sonra da tıpkı bir amaya yardım eder gibi masalardan birine kadar götürüp, eline verdiği sandalyeye oturmasını sağladı.
Korucunun adı-soyadı ?'Şükrü Huylu'' idi. Fakat, herkes ona ?'Huylu Şükrü'' diyordu. Böyle söyleyenlerden şakası, nazı geçenlere birşey demezdi ama, başkalarına çok kızardı.
Huylu Şükrü köyün fakirlerindendi. Gözleri çok bozuk olduğu için bir işte çalışamıyordu. Çoluk çocuğu da kalabalıktı. Her seçilen muhtar ve ihtiyar heyeti, yardım olsun diye, köy işlerinde çalıştırıyorlardı. Sonra, o kıracak kadar sinirlendiği gözlüğü aldılar. Gözlükle çok iyi görüyordu. Ancak soğuk havalarda içerden dışarı, dışardan içeriye giriş-çıkışlarda böyle problemler yaşıyordu.
Daha önceleri, muhtarların getir-götür ve temizlik işlerini yapıyordu. Gözlük alındıktan sonra korucu oldu. Resmi elbise giydi. Ormanın ve çiftçi mallarının korunmasından O sorumluydu. Bu yüzden kurtlar, domuzlar ve tilkiler zarar verdikçe canı sıkılan köylüler şaka olsun diye ona takılırlardı:
?'Huylu Şükrü, bak şu domuzcuklarına, mısırlarımı mahvetmişler bu gece. Yoksa muhtara şikayet edeceğim seni.''
Başka biri:
?'Kurtlarına sahip ol, karakola şikayet ederim seni.''
Diğeri:
?'Senin tilkiler bu gece bize geldiler. Neden bakmıyor, kapatmıyorsun onları? Bağla şunları da zarar verip durmasınlar.'' diyorlardı.
Bazen kızar, bağırır-çağırır, bazen de keyfi yerinde olur, şakalaşırdı:
-- ?'Aç mı ölsün hayvanlar? Senin malını yemezlerse nasıl bakar, beslerim onları ben? diyerek karşılık verirdi.
Kahveci yaptığı çayı getirip Huylu Şükrü'nün önüne koyarken:
-- ?'Afiyet olsun Şükrü Bey! Bu tavşan kanı gibi çay benden. Yalnız, bize neden bu kadar kızgın olduğunu anlat?''
Tam o anda gözlüğü alan genç sobada ısıtıp, sildiği gözlüğü getirip verdi.
-- ?'Şükrü Ağabey, al gözlüğünü tak.'' dedi.
Eline verilen gözlüğü alıp, gözlerine takan Şükrü şöyle kahveye bir göz gezdirdi. (şaka olsun diye) muzip bir tavırla:
-- ?'Ben kahveye geldiğim andan beri siz, hepiniz burada mıydınız?'' dedi.
Kahvedekiler kahkahayı bastılar. Gözlüğü takılı olmayınca kimseyi göremediği için öyle söylüyordu.
-- ''Şaka yaptığına göre kızgınlığı geçti.'' diye düşünüyorlardı. Kahveci biraz önceki sözlerini tekrarladı:
-- ?'Şükrü Bey!.. Çay benden dedim. Neye kızdığını söyle bize.''
-- ?'Hadi be, bir çaya tav olacak adam mıyım ben? İki çaya bile söylemem. Üç çaya belki!..''
Kahve yeni bir kahkahayla çınladı. Kahveci de Şükrü gibi muzipliği severdi.
-- ?'Sen bilirsin ağam!.. İç çayını, ver paramı öyleyse! Nasıl olsa az sonra kendiliğinden söylersin.''
-- ?'Katiyen söylemem, meraktan çatla!..
-- ?'Ben meraktan çatlayana kadar, söylemezsen, asıl sen çatlarsın! Artık söylesen de söylemesen de çayın parasını alacağım.''
-- ?' Dur yahu!.. Sen de hiç şakadan anlamıyorsun. Tamam bir çaya söyleyeceğim.''
-- ?'Geçti Bor'un pazarı...
-- ?'Vallahi söyleyeceğim! Sen de sözünde dur! Cayma hemen bilmem kim gibi!..
-- ?'İstemem, söyleme! Az sonra, kendini dinletmek için millete sen çay ısmarlamağa kalkarsın. Ne diye bedava çay içireyim sana!''
-- ''Aman be!.. Senin kokmuş çayına kalmadım. Zaten şaka ediyordum. Söyleyeceklerimi bilsen çay değil, çorba bile ısmarlarsın. Ama senin çayın ne ki, çorban ne olsun?
Kahveci ile korucunun karşılıklı esprileri kahvedekileri neşelendiriyordu. Kapıdan muhtar girdi. Gülüşmeler bıçakla kesilir gibi birden durdu. Muhtar o tür konuşmalardan hiç hoşlanmazdı. Hele korucuyla gırgır geçilmesine çok kızardı:
''Devletin köyde resmi elbise giyen tek temsilcisi o. Onunla alay etmek, devletle alay etmek demektir.'' derdi.
Kahvede birşeylerin olduğunu tahmin eden muhtar, üzerindeki karları silkeledikten sonra, oturacağı yeri araştırırken korucuyu gördü. Onun olduğu masaya gelip oturdu. Selam verdikten sonra:
-- ''Asayiş berkemal mi bekçi baba?'' dedi.
Muhtar sert mizaçlı biriydi. Sulu şakalar yapılmasından hoşlanmazdı ama, incelikleriyle yapıldığında çok hoşlanırdı. Bekçiye söylediği sözlerden onun keyfinin yerinde olduğu, ölçülü olmak kaydıyla şaka yapılmasına hazır olduğunu götseriyordu.
Kahveci ve kahvedekiler derinden bir ''oh!'' çektiler. Muhtarın gelişinden rahatsız olup gitmek için uygun bir anı bekleyenler, bu niyetlerinden vaz geçip oturmaya karar verdiler.
Korucu, muhtarın karakterini, hangi sözün arkasından neyin geleceğini çok iyi biliyordu. Yıllardır birlikte çalışıyorlardı. Biri muhtar, biri kahya ve korucu olarak köye hizmet ediyorlardı.
Kısa bir tereddütten sonra muhtara cevap verdi:
-- ?'Köyde berkemal de, benim hanemde berhava sayın muhtarım!..''
-- ?'Nedenmiş o, yengeyle kavga mı ettiniz yoksa?''
-- ?'Keşke öyle olsaydı, beraber gider barışırdık!''
Korucunun yüzündeki ifade değişikliği muhtarı ve kahvedekileri meraklandırdı.
-- ?'Daha mı kötü?''
-- ?'Hem de çok!..''
-- ?'Yapma yahu!.. Neden söylemiyorsun öyle ise?..''
-- ?'Ucuza gitsin istemiyorum da onun için...''
-- ?'Ya, demek o kadar önemsiz birşey!..''
-- ?'Hiç olur mu? İnan ki çok önemli!..''
-- ?'O kadar önemli de ne diye söylemiyorsun be adam? Ağzına kira mı istiyorsun?''
Muhtar, bu son cümleleri oldukça sert söylemişti. Korucu, artık şakalaşmanın sonunun geldiğini anlamıştı. Hemen konuya girdi:
-- ?'Akşam benim kümese tilki girmiş. Üç tane tavuk telef olmuş, birini de alıp gitmiş.'' dedi.
Herkes şaşırmıştı. 'Aaa!' diye duygularını belirtirken, muhtar gayet ciddi bir şekilde korucuya peş peşe sorular sormaya başladı:
-- ''Ne dedin sen, ne dedin? Şaka yapmıyorsun değil mi?''
-- ''Vallahi şaka değil. Akşam kümese tilki girmiş. Köpek gecenin bir yarısında havladı durdu ama, önemsemedim. Sabahleyin yem verirken tavuklar eksik olunca, aradım. İkisinin kümeste ölüsünü buldum. Biri de kayıp. Besbelli alıp gitmiş.''
-- ''Sakın senden habersiz çocuklar birşeyler yapmış olmasınlar!''
-- ''Tilkinin geldiği belli, kümesin çevresinde izleri vardı. Orman tarafından gelmiş, gene o tarafa gitmiş. Hiç şüphe yok.''
Muhtar kahvede bulunanlara yöneldi:
-- ''Komşular, galiba aylardan sonra yeniden başımız sıkılmaya başlıyor. İçinizde başka bu tür olayla karşılaşan var mı?''
Herkes kim ''var'' diyecek? diye beklerken, az sonra kahveci:
-- ''Yok.'' dedi ve ekledi: Hani av zamanı vuramayıp kaçırdığı tilki vardı ya, İşte o intikam için gelmiştir. Koca köyde korucunun evini bulduğuna göre akıllı bir tilkiye benziyor. Bir bulsam da boynuna madalya taksam o tilkinin!''
Kahvecinin işi şakaya alması, kahvedekileri güldürürken korucuyu üzmüştü. Muhtar ise korucunun gönlünü almak istermiş gibi yaparak elini onun omuzuna koydu:
-- ''Aldırma sen ona bekçi baba. Onun kapısını da çalar bir gece, sonra diyecek söz bulamaz.''
Bekçi oturduğu yerden ayağa kalktı. Kahveciye doğru kolunu sallayarak konuşmaya başladı:
-- ''Bana bak kahveci güzeli!.. Sen onu bulup madalya takamazsın ama, eğer ben de onu yakalayıp boynuna çan takmazsam bana da 'Şükrü Huylu' demesinler.''
-- ''Zaten sana kimse 'Şükrü Huylu' demiyor ki. Herkes 'Huylu Şükrü' diyor!'' Bilmiyor musun?
Kahkahalar yükseliyordu. Kahveci laf cambazı bir adamdı. Onun bu tür konuşmaları Karagöz ile Hacivat gösterisi seyrediyormuş gibi eğlendiriyordu kahvedekileri. Gülmek isteyenler onun kahvesine geliyorlardı. O da bunu bildiği için elinden geleni yapıyordu. Yeter ki karşılıklı atışabilecek birisi çıksın karşısına.
Köyde kahveciyi konuşturabilecek beş-altı laf cambazı vardı! Onlar kahveye gelince, kahve tiyatroya dönüyordu!..
Karşılıklı konuşmalar böyle uzayıp gitti. Saat on olmuştu. Herkes evine yemek yemeye dağılıyordu. Kışın yapacak işi olmayan köylüler sabah camiden çıkınca veya hayvanlarının bakımını yaptıktan sonra kahveye gelir, çay içer, biraz haber, havadis toplar sonra evlerine dağılırlardı. İşte bu gün de öyle oluyordu. Şimdi, yeni bir olay oluncaya kadar bütün evlerde, Huylu Şükrü'nün kümesine giren tilki ve yakalayınca boynuna çan takacağı -allandırıla ballandırıla- konuşulacaktı!
Aradan bir ay geçti. Tilkiyi diri yakalamak isteyen Huylu Şükrü kurduğu tuzaklarda tilkiye tam beş tane tavuk daha kaptırdı. Ayrıca, kahveci ile birlikte beş-on kişinin kümeslerine de tilki girdi. Kış boyunca bunlarla ilgili konuşmalar yapıldı durdu.
Martın son günleriydi. Karlar erimiş, yalnız kuytulardaki birikintiler kalmıştı. O gün hava açık, güneş yenice doğuyordu. Sabah namazından çıkanlar ve evinden gelenlerle kahve dolmak üzereydi. Kahveci masalara çay servisi yaparken, pencereden, korucunun geldiğini gördü. Koltuğunun altında bir torba taşıyordu. ?'Cümbüş başlıyor galiba!'' diye düşündü. Ocaklığa gitti. Herkese kapıya bakmalarını işaret etti.
Az sonra kapı açıldı. Korucu içeriye girdi. Kapıyı kapattı. Kapı dibinde durup, ağzı bağlı torbayı yere koydu. İçinde birşey kıpırdıyordu. Bütün gözler merakla ona bakıyordu. Şov yapar gibi, yavaş yavaş torbanın bağını çözdü. Sonra da torbayı silkeledi.
Koca kuyruklu, iri bir tilki ''pat'' diye yere düştü. Hayvancağız korku ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemiyor, tir tir titriyordu. Boynunda da orta boy bir çan takılıydı. Habire ayaklarıyla çanı tırmalayıp, kurtulmaya çalışıyordu. Tırmaladıkça çan çıngırdıyordu.
Alışık olmadığı bu ses tilkiyi korkutuyordu. Kahve dekiler ise:
'' Aaa!..''
''Uuu!..''
''Bee!..''
Diye bağırarak hayretlerini belirtiyorlardı.
Korucu:
-- ?'Al tilkiyi, ben çanı taktım. Sen de madalyayı tak.'' deyip tilkiyi ayağı ile kahveciye doğru iteledi.
Zaten korku içinde bulunan hayvan kanepelerin altına kaçarak saklanmaya çalışıyordu. Kaçtığı tarafta bağrışmalar olduğu için ürküyor, ürktükçe başka tarafa kaçıyor, kahvenin altı üstüne geliyordu.
Bir ara ocaklığa kaçıp lavabonun altındaki kirli su tenekelerinin arasına saklandı.
Muhtar henüz gelmemişti. Gençlerden birini yollayıp çağırttılar. Gelince tilkinin nerede olduğunu sordu. Ocaklıkta olduğunu öğrenince çıkartılmasını istedi.
Kimse cesaret edemiyordu. İş gene korucuya kaldı. Cebinden eldivenlerini çıkarıp ellerine taktı, sonra da korkudan titreyen tilkiyi kuyruğundan çekip, saklandığı yerden çıkardı.
Herkes ayakta ve birşeyler konuşuyordu. Fakat kimsenin kimseyi dinlediği yoktu. Her kafadan bir ses çıkıyor ve müthiş bir gürültü medyana geliyordu. Güya tilkiye ne yapmak gerektiğini söylüyorlardı.
Muhtarın gür ve sert sesi duyulunca tüm sesler kesiliverdi.
-- ?'Arkadaşlar, arkadaşlaaar!.. Durun hele, sessiz olun!.. Teker teker konuşalım. Herkes fikrini söylesin. Ne yapalım bu tilkiyi?''
Her kafadan, birbirinden ilginç sesler çıkıyordu:
-- ?'Öldürelim.''
-- ?'Etlerini kıyıp tavuklara yedirelim.''
--?'Köpeklerin önüne atalım.''
Sadistçe daha birçok fikir söyleyenler oldu. En sona muhtarla korucu kalmıştı. Muhtar:
-- ?'Bana kalırsa, madem yakalayan korucu, ne yapacağına da o karar versin. Ne dersiniz arkadaşlar?''
Kahvede bulunanlar hep birlikte:
-- ?'O karar versin'' dediler.
Muhtar, bir hakkı sahibine teslim ediyormuş edasıyla korucuya sordu:
-- ?'Ne diyorsun?''
-- ''Ben kararımı çoktan verdim. Herkes kabul ederse, boynundaki çan ile salıverelim! Bakalım ne olacak. Gene kümeslere gelebilecek mi?
İçlerinden birisi:
-- ?'Hocaya soralım. Bakalım o ne diyecek?''
Bir başkası:
--?'Hoca ne desin? ?'Günah'' der! En iyisi hiç sormayalım. Öldürmekten iyidir! Açalım kapıyı salıversin!
Yapılan oylamada karar salıvermekten yana oldu. Kapıyı açtılar, tam tilkiyi salacağı zaman korucunun aklına birşey geldi:
-- ?'Muhtar, izin verirsen minareden köylüye haber verip, meydanda toplanmasını isteyeceğim!''
-- ?'Ne olacak sonra?
-- ?'İsteyenler gelsin, çanın sesini tanısınlar! Gelecek olursa tedbir alırlar!''
-- ?'Anlaşıldı, sen gösteri yapmak istiyorsun. Bu gün senin günün. Nasıl istersen öyle yap.''
Korucu torbanın ağzını yeniden bağlayıp tilkiyle birlikte dışarı çıktı. Koşar gibi hızlı adımlarla gidiyordu. Hep uzağa baktığı için önüne pek dikkat edemiyordu. Gözlükten olacak, adımlarını yukardan aşağı düşer gibi atıyor, ''pat, pat'' diye ses çıkartıyordu.
Az sonra minareden bağırmaya başladı:
-- ?'Komşulaaar!.. Duyduk, duymadık demeyiiin! Kümeslerimizin davetsiz misafiri olan tilki yakalandı. Boynuna çan takılarak köy meydanında halka teşhir edilecektir! Merak edenler on dakikaya kadar köy meydanında toplansınlaaar!''
Minarenin şerefesinde dolanarak, dört bir yana bağırarak ilan etti. Az sonra, kahvedekilerle birlikte, köy meydanına toplanan halkı çember oluşturacak şekilde sıkça dizdi. Meraklı bakışlar arasında tilkiyi alana salıverdi. Monoton bir hayat yaşayan köy halkı için düğün, bayram gibi birşeydi bu. Bağırıp, çağırarak eğleniyorardı. Tilki ise kaçacak delik arıyordu. Bir türlü o deliği bulup çemberden dışarı çıkamadı.
Köy meydanı çınlıyordu. Evde daha fazla duramayan hoca (imam), meşhur bastonunu alarak köy meydanına geldi.
Önce olanı biteni gözlemledi. Sonra bastonunu havaya kaldırarak alanın ortasına doğru yürüdü. Yüksek sesle bağırarak:
--?'Eeey Cihangazi halkııı!.. Karnını doyurmaktan başka hiçbir kabiliyeti, yeteneği, bilgisi olmayan, başka bir suçu, günahı da bulunmayan, Allah'ın şu zavallı mahlukuna işkence yapmaya, eziyet etmeye utanmıyor musunuz siz? Hadi kullardan utanmıyorsunuz, Allah'tan da mı korkmuyorsunuz? Öldürmekten beter ediyorsunuz zavallı hayvancağızı! Eğer zarar veriyorsa öldürün! Ama eziyet etmeyin! Ne hakkınız var Allah'ın emrettiği gibi yaşayan mahluklarına eziyet etmeye? Size eziyet edilmesine razı olur musunuz? Utanın!.. Utanın!.. Utanın, ve tövbe edin!..
Salın o hayvancağızı! Bilin ki; o sizin işlediğiniz günahların hiçbirini işlemiyor. Onun da dünyada sizin bilmediğiniz görevleri var! Ya öldürün, ya da salıverin gitsin!'' dedi.
Hocanın konuşması anındaki sessizlikten ve hareketsizlikten yararlanan panik halindeki tilki, insanlara biraz uzak mesafede yere, yapışır gibi pusmuş, dinleniyordu.
Hoca konuşması bitince, bastonu havaya kalkık vaziyette, doğru muhtarla korucunun yanına gitti:
--?'Korucuya göz yumduğun için bu sopayı sana hazırladım. Ama, ne de olsa köyü ve devleti temsil ediyorsun. Onlara olan saygımdan dolayı, bu işi başlattığı için, senin yerine onu döveceğim. Sen, her sopayı sana vurduğumu farzet!'' dedi.
Havaya kaldırdığı bastonu hafif darbelerle korucuya indirmeye başladı. Korucu sopadan kurtulmak için kaçıyor, hoca da ağır gövdesiyle onu kovalıyordu. Halk için yeni bir eğlence başlamıştı!
--?'Vur hocam, vur!.. Vur, vur!..'' diye tempolu bir şekilde, avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı.
Tilki unutulmuş, çember bozulmuştu. Bundan yararlanan tilki, çanı çıngırdata çıngırdata köy değirmeninin yanından bayır yukarıya kaçtı.
Bir müddet sonra çanın sesini duyunca tilkiyi hatırlayan köylüler hep bir ağızdan bağırıyorlardı:
--?'Kaçıyoor, tilki kaçıyooor!''
Kovalamaca durmuş, herkes tilkinin çanı çıngırdatarak kaçışını izliyordu.
Tilki bayırın düzüne çıkınca durdu: ?'Geride neler oluyor acaba?'' der gibi köye, köylülere doğru bakıyordu. Evi yakın olan avcılardan birisi çiftesini alıp, havaya iki el ateş etti. Silah sesinden ürken tilki, koşarak ormana daldı ve gözlerden kayboldu. Meydandaki halk da dağılıp, kısa süreli de olsa, hoşça vakit geçirmenin mutluluğu ile evlerine gittiler. Muhtar, Hoca ile korucunun kollarına girip;
-- ?'Hocam, hadi birer çay içelim de sen bizi affet. Nasıl olsa dayağı yedik, cezamızı çektik, tilki de kurtuldu!'' deyip kahveye götürdü.
O günden itibaren tilki ne zaman köye inecek olsa, çan sesinden, tüm köylünün haberi oluyordu. Havaya silah atarak, köpekleri üzerine salarak ve çoluk çocuk bağrışarak tilkiyi korkutup kaçırıyorlardı.
Bir kaç gün aç kalan hayvan, gündüzleri bile köy karşısına gelip, bayırda gezinmeye başladı. Ancak, çan sesi köye girmesine engel oluyordu. Bir hafta sonra merhamet sahipleri tilkiye acıdıkları için, kocaçamın altına yiyecek bırakmaya başladılar. Zamanla tilki köyün maskotu, sevgilisi oldu! Karnı doyan hayvan kocaçamın altını mekan belledi. Köy halkı da onu aç bırakmamak için elinden geleni yaptı.
İki-üç yıl boyunca tilkinin çanı bazen ormanda, bazen köy karşısındaki bayırda çıngırdadı durdu. Eğer bir gün duyulmasa, bütün köylü endişelenir, başına birşey gelmiş olmasından korkarlardı. Üçüncü yılın sonunda bir gün o da oldu. O günden sonra çanın sesi bir daha hiç duyulmadı.