Çatekeşan
Çatekeşan ; Zafer Denizi'nin altı yüz kilometre uzağında bir kenttir. Bu kent seksen bin nüfuslu , on bir köy ve dört kasabadan oluşan küçük , aslında kent sayılamayacak kadar kuytuda kalmış yine de kendine bir siyasi haritada yer bulabilen mütevazı yerleşim birimlerindendir. Öyle olmasına rağmen içinde on bir köy ve dört kasaba barındırabilen bir kent. İşte bu köylerden biriside Karatasın Köyü.
Karatasın Köyü iklim şartları bakımından pek iç açan bir köy değildir. Kışın eksi otuza yakın , yazın ise neredeyse artı kırkları bulan şehrin güneyinde yani kuytuyu kuytu yapan özelliklere sahiptir. Bu iklim koşullarında nüfusun belirli kısmı tarım ürünleriyle, diğer kısmı ise büyük baş hayvancılıkla geçinir.
Karatasın Köyü'ne yine yaz gelmişti. Aksak'ın kızı Kınay, tek katlı, çift balkonlu, kerpiçten yapılmış beyaz evlerinden çıktı. Vakit neredeyse öğle. Kınay yola indi, şaşkın şaşkın etrafını süzdü. Artık köy yaz mevsimini kaldıramıyordu. Otların güneşten sarardığı , hayvanların gölge bulabilmek için can çekiştiği, bir kova su için çeşme başında bekleyen kadınların bezmiş halleri... hepsi bunun kanıtıydı.
Kınay bezdirici sıcaklıkta su birikintilerinin toplandığı, bir nevi kapalı havza sayılabilecek Derebozan düzlüğüne indi. Yüzündeki şaşkınlık git gide artıyordu. Çünkü ne kadar su birikintisi varsa kurumuştu. İnsanlar su ihtiyacını bu kaynaktan karşılıyordu. Şimdi ne olacaktı? Köy dağılacak mı? Peki dağılırsa nereye gider? Kafasında bu soruları kurdu , düşündü ve birden yukarıya baktı. Küme halinde kuşlar. Onlara su sarnıcı diyorlardı. Genelde yazın gelen bu kuşlar rivayete göre yağmur getirir , bu da köyün kışa kadar en kötü yazı çıkartana kadar suyunu tahsis ederdi. Su sarnıçları ilk defa bu kadar güzel parlıyordu. Masmavi kanatları sonsuza açılmışçasına uzanmış, uzun gagasıyla bulutları yırtan , bir ayağını saklamış öbür ayağı Mercedes lastiği gibi kıvrımlı , güneşle inatlaşan bir hali vardı. Kınay uzun süre onları seyretti. Boynu ağrıyınca seyretmeyi bıraktı. Başı dönüyordu. Gözleri kanlandı. Güneş çarptı besbelli. Daha fazla duramadı, geri eve geldi. Aksak telaşlanarak ;
' Ne o! Gözlerinden kan damlıyor.' Kınay iyice tükenmişçesine; ' Derebozan düzlüğüne gittim.' dedi. Sedire uzandı. Aksak lafını kesti. Sanki sonunu anlar gibiydi. ' Yine su sarnıçlarını görmeye gittin değil mi? Her seferinde anlatıyorum, anlamıyorsun. Onların yağmur getireceği yok. Masal o. Rivayet. Kırk senedir getirmemiş şimdi mi getirecek?' dedi. O halsiz Kınay kükrercesine ; ' Getirecek tabi. Bizim suyumuzu onlar getirecek. Hem annem bile öyle derdi.' Aksak çemkirerek sirkeli bez almaya gitti. Giderken ; 'Ananda bu yolda göç edip gitti. Neredeyse on sene oldu. Halen kalıntılarını topluyoruz. Aha! Biride kızı işte.' Sonra ağır konuştuğunun farkına vardı , pişman bir sesle; ' Kızım sen yapma bari. Annenden sonra tek varlığımsın. Kimimiz var sanki.' dedi. Geldi, sirkeli bezi alnına yapıştırdı, uçlarını kaşlarının iki yanından sarkıttı. Pencere açıktı, birden bire kapanı verdi. Bu sıcakta yel bile esecek tâkat arardı. Aradan hava kapandı. Şimşek ışılıverdi. Yavaş yavaş yağmur taneleri serpilmeye başladı. Sonra sicim , sonra da bardaktan boşanırcasına. Karatasın Köyü var oldu olalı böyle bir yağmur görmedi belki. Kuraklıktan çatlamış toprakların arasına yağmur suları dolmuştu. Kınay , başındaki sirkeli bezi eline aldı ve dışarı fırladı. Güneş , Makal Dağı'nın arkasında son ipiltilerini saçmaya çalışırken , bulut onu da kapattı. Su sarnıçları yine bir küme halinde Kınay'ın üstünden geçti , gitti.
O gün bu gündür , güneş Makal Dağı'nın ardını geçemez. Karatasın Köyü Çatekeşan'a , Çatekeşan'da Zafer Denizi'ne en güzel hediyesini vermiştir.