Editörden

Sayın İmsevil,

Yayınevimize göndermiş olduğunuz dosyanızın dün öğlen saatlerinde elimize ulaştığını bildirme maksatlı bu mektubun tarafınıza kaleme aldığımı söyleyerek satırlarıma başladığımı açıklasam da, az sonra birbiriyle bağlantısını benim dâhi kurmakta zorlanacağım tümcelerimin ayak seslerini uzaktan da olsa duyduğumu ifade etmem daha gerçekçi olacaktır.

Pek Sevgili İmsevil, sayından, sevgili sözcüğüne bir hamlede atlayışım sizi şaşırtmasın çünkü bunca yıl, şu ayrıcalığı özünden kitaplarınız için mesâi harcadığımız, bırakın bir sözcüğünüzü bir başkası ile değiştirmeyi, cümledeki yeri için neredeyse boğaz boğaza girdiğimiz zamanları eminim siz de hatırlıyorsunuz. Bu nedenle şimdiyi arkasına alan bir yakınlık kurma gayreti değildir bu seslenişim. Boğaz dedim de geçen gün, boğazdan karşıya berze-gavlar ile geçildiği geç buzul çağında dünyaya gelmiş olsam üzerine konuşulur bir hayatım olurdu diye düşünmedim değil. Böyle sitemkâr ifadelerimin kokusu, rüzgârın esmesiyle kiremitleri kelebekler gibi uçuşan, pencereleri uykusu gelmiş insan gözleri gibi açıp kapanan bir evin maden sobasında, yeni tutuşturulmuş çıralardan geldiği besbelli kokuya benzer burnuma ilişti de zâhir size de birazdan gelecektir.

Sağ kulağı ile yelesi arasında tek siyah nokta bulunan ak bir hergele gibi zihnimde zaman zaman gezinen bir sorumun pek âla sayılacak cevabını göndermiş olduğunuz dosyanızla almış oldum. Bunca yıldır bizimkisi gibi daha önce adı sanı duyulmamış bir yayıneviyle çalışmak istemenizin nedeni, sorumu besleyen ana kaynaktır. Büyük yayınevlerinine ağaçmışcasına köklü kelimesi yakıştırılsa da, benim iyi eserleri budama ve imhâ işlemi gerçekleştirdiklerinden olsa gerek elektrikli testereye benzettiğimi açıklamak isterim. Bazıları vardır ki gözleri, milletin parası pulundadır, onlardan söz etmem beni küçültür, insan ruhunun zayıflığını kullanan ve dişlerinde her daim umut artığı olana bilmem ki ne denir? İnanır mısınız geçen gün matbaâya bir delikanlı geldi, maksadı sevgilisi için bir şiir kitabı bastırmakmış, bunu söylemesinin ardından beynimden vurulmuşa döndüm. Huyum gereği kıramayıp şiirlere bir göz atayım dedim. Aman Allahım hanımefendi şiir yazmamış adeta duygularını tereyağı gibi sürmüş bazlamadan hallice kağıtlara, okurken ruhum yağlandı bir çırpıda şu şiirleri nasıl belleğimden silerim düşüncesiyle paniğe kapılıp eter bakındım. Okur olmayınca kitap, yazar olmayınca bekâ doğmuyor. Bir memleketin dağlarında gezinen boz sakallı keçiler ki gözlerini dikip de bakmaya pek severler onlardan büyük bir topluluğu Kozan yaylalarında görmüşümdür. İşte onlar ne bilge şahsiyet diye düşündürüyorsa insana, şehirlerin imlâsız insanlarla dolduğunun bir kanıtı olur. Bir memlekette insanlar bilmediğini konuşuyor, bildiğini susuyorsa, değerini kumbaradan, taşını toprağını utanmazdan, ağacını baltanın ağzından alıyorsa Utnapiştim'i anlatmasının çoktan vakti gelmiştir. Yeri gelmişken Bosch'un bir tablosunun bu işe kalkıştığı rivâyet olunur. Doğada girişilen konuşmalarsa tuhaf bir biçimde insana kendini tamamlatır. Oysa bizler hep eksiğiz hep bir fazla, ondandır gürbüz sitemlerimiz. Bakınız, ben artık son mevsimin yapraklarını belleğime örerken en nadide sarıları grinin solfejiyle damıttım. Yaşlandım Sevgili İmsevil, ama bir yazarın kalemi kadar yüreğinin sağlamlığı ve kuvvetinin önemini bilecek kadar yüzdüm edebiyat okyanusunda. Roman dosyasınıza gelecek olursam karakterleriniz okurun bir çırpıda özdeşim kurduğu mahalle abla ve abileriyse de kısa sürede daha öncesinde eşine rastlamadığımız, bilmediğimiz dillerden konuşup sebepsiz yollarda kesişmelere varıyorlar. Örneğin merdivenleri ne de çok sever yazar kısmı değil mi? Oysa sizin merdivenleriniz çıkarken inilen, inerken ninniyi emekleyen, korkuluklarında kedilerin korkmadan dokuz kere miyavlayarak düştükleri yerlerdir. Ben yıllardır henüz yazmadığınız nice kitabın seslerini saat başlarında guguklu saat gibi saniyeye açıklıyorum. Biliyorum ki bir yazarın dünyası bir yaşamın şeffaf bir kesitinun bir şey bilmeyen çocukluğudur. Açıklamalar büyükler içindir. Oysa kitap, bir çocuğun meraklı sözlerini alıp okyanusa açılıyorsa gemisindeki amforaların güverteye güneş nasıl bir şeydir diye seslenişini duyabiliriz.

Şu satırları yazarken dinlediğim Şedareban saz semaisi ile Tamburi Cemil Bey'in taş plakları geçmişin sesinden geleceğin ironik bir açıklaması sanki Sevgili İmsevil. Cemil Bey, daha yenice ortaya çıkmış taş plaklar hakkında benim elektronik kitaplar hakkında hissettiğimle benzer hislerde miydi acaba? Zaman kusurlu bir şimdidir derler, şekilsizse de geometriye hizmet eder. Yeri gelir eskiye siyah bir nokta çizmeye davranan bir kemiksiz gülme sesi olur. Değişen belki de biçimsizliğin biçimle kavlidir. Ne dersiniz?

Son olarak üzülerek son kitabınızın basım işlerinin bitiminin ardından altmış yılı bulan yayın seyrüseferimin bitireceğimi ardından da mümkünse ormanını en fazla on dakika yürüyüşle erişeceğim sessiz küçük bir kasabaya yerleşeceğimi açıklamak isterim. Hatta böyle bir yeri gözüme kestirdim de lakin doktorum hastaneye uzaklığını göz önüne alınca uygun bulmadı. Şu yükselen şehirlerse yerin altına mı girmektedir büyüdüğü kadar. Benden yansımamı çıkarıp farkını ortak kelimemize içlenen şehire küsmesem daha iyi değil mi?

Sağ olun, var olun; Ve kitabınızın sesi geldi, çok yaşasın e mi!

Redaktör ve Editörünüz..

29 Aralık 2020 5-6 dakika 5 öyküsü var.
Beğenenler (6)
Yorumlar