Fobi İstasyonu
Kalbimde bir taş yığınıyla, yumrunun canımı fazlasıyla acıttığı bir anda çaresizliğimi gözetliyorum. Benimle birlikte birçok insan bekliyor. Hepimiz aynı şeyi bekliyoruz. Bu istasyonda gelmesini beklediğimiz şey, ezelden beri bizi biz yaptığına inandıklarımızdan ibaret.
Çantamdaki mendili çıkarıp gözlerimi yaşartan isi suçluyorum. Yanımdaki küçük kız bana inanmayarak bakıyor ve gülümsüyor.
Tren yaklaştıkça, sanki yıllardır görmediğim ve çok sevdiğim birini görecekmişçesine heyecanlanıyorum.
Trenin vagonları dakik bir saat gibi ses çıkarırken topuklu ayakkabım kaldırımdaki bir taşa takılıyor. Düşmek üzereyken kendimi toparlıyorum. Küçük kızın gözleri yine üzerimde. Aldırış etmemeye çalışıyorum.
“Geliyor,” diyor saçı sakalı birbirine karışmış yaşlı adam.
O benden daha heyecanlı.
Acaba ne zamandan beri hasret gideriyorlar?
Tren duruyor.
Birçoğu sahiplerine koşar gibi koşuyor. Birçok insan korkusuna, sahibine koşuyor.
Ben de adımlarımı hızlandırarak yürüyorum. Koşarsam düşerim diye korkuyorum. Korkarken benim yolcularımın kalabalıklığı aklıma takılıyor.
Bir değil, iki değil, üç değil...
Düşme korkusu.
Kedi korkusu.
Yükseklik korkusu.
Mikrop korkusu.
Örümcek korkusu.
Korkunun korkusu.
Şimşek korkusu.
Gök gürültüsü korkusu.
Sülale boyu trenden iniyorlar.
Hepsi bana kibirli bakıyor.
Kedi korkum bana sarılırken örümcek korkum arkasından gülerek bana bakıyor. Kanlı canlı karşımdalar. Kiminin boyu uzun, ötekinin kibiri. Çoğunluk dedikçe bana benden büyük olduklarını kibirle hissettiriyorlar.
Yaşlı adamın bir korkusu iniyor trenden: Sevdiklerini kaybetme korkusu.
Birbirlerine gözleri dolarak sarılırlarken genç bir kadın, evlilik korkusuna bir nikâh memuru getiriyor.
Korkusunu bu şekilde atlatmayı mı, yoksa korkusuna korku eklemeyi mi istiyor, çözemiyorum.
Sarı saçlarını gözlerinin önüne getirerek kendini kamufle etmeye çalışıyor. Sesler bir martı çığlığını andırırken evlilik korkusu etrafı kolaçan edip genç kadına kahkahalarla sarılıyor.
“Bak, işte buradayım güzelim. Seni bırakır mıyım hiç? Ölene dek bekâr kalacaksın.”
Kasketiyle kendini dünyanın en yakışıklı ayıbı sayacak kadar kibirli bir evlilik korkusu bu.
Nikâh memuru ise bu tabloyu görünce başı önünde, hiçbir şey söylemeden istasyondan ayrılmaya karar veriyor.
Burası o kadar kalabalık ki fobisi olmayanı döveceklermiş gibi hissediyorum. Dövülmekten de korkuyorum.
Korkularıma dondurma ısmarlamayı düşünürken minik kız elleri belinde karşımda dikiliyor.
“Ne oldu, tatlım?”
Bakışlarından korkuyorum.
Şortunun cebinden bilyeden büyük, devasa taşlar çıkarınca istemsizce iki adım geri gidiyorum. Kaşlarını çatıp kakülünü düzelterek taşları korkularıma atmaya başlıyor.
“Dur! Ne yapıyorsun?”
Yüzümü korumaya çalışıyorum ama korkularımın darbe almasını önleyemediğim için derin bir suçluluk hissediyorum.
Küçük kız korkularımı taşladıktan sonra başka insanların korkularını da taşlamaya başlıyor.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdığımda, benden korkmadığını belli edercesine taş atmaya daha hızlı devam ediyor.
Taşların başı sonu yok.
Taşlar o kadar büyük ve o kadar çok ki minicik elleriyle ağırlıklarını hissetmeden atıyor olmasına şaşıyorum.
“Kızım, dursana!”
Yaşlı adam minik kızın ellerinden taşları almaya çalışırken korkularımızın yerlerine devrildiğini yeni fark ediyorum.
İstasyon adeta bir can pazarı gibi.
Korkularımız yerlerde ve kanları fışkırıyor.
“Ambulans çağırın! Ambulans!”
O kadar telaşlıyım ki kaygı bozukluğu yaşıyorum.
Korkularım ölmek üzere.
Korkularımız ölmek üzere.
Korkularımız ölürlerse biz nasıl var oluruz?
Korkularımızın yaşamaları lazım!
Genç ve yakışıklı bir adam, göğüs kafesinden vurulmuş gibi kaldırıma çöküyor. Korkusu gözlerinin önünde ve ambulansla hastaneye yetiştirilse bile hayatı kurtarılamayacak bir durumda. Son saniyelerini yaşıyor.
“İyi misiniz, beyefendi?”
Omzuna dokunduğumda gözlerindeki dehşetle karşı karşıya geliyorum.
“Ben... iyi değilim. Bundan sonra nasıl var olacağım? Korkum gözlerimin önünde ölüyor.”
“Kaç yıldır sizinle?”
“Altı yaşımdan beri. Şu an otuz beş yaşındayım. Yüzme korkum. Tek korkumu kaybediyorum. Şimdi korkum olmadan yaşamdan nasıl zevk alacağım?”
Küçük kız adeta atış talimi yapar gibi taşlarını atmaya devam ediyor.
O sırada küçük kızdan yaşça bir hayli küçük bir erkek çocuğu, kızın sağ elindeki en büyük taşı alıp korkumun üzerine atıyor.
Zaten yerde olan korkum bana son kez bakarak can veriyor.
Genç adamın yanına oturuyorum.
Ellerimi başımın arasına alıyorum.
Hayatım boyunca her şeyden korkuyorum ve şimdi korkularım gözlerimin önünde can veriyor. Ben de diğerleri gibi korkmamayı bilmiyorum.
Korkularım olmadan yaşamayı bilmiyorum.
Gözlerim doluyor.
Çantamdan astım spreyimi çıkarıyorum. Nefes almak artık daha zor.
Ambulans geliyor.
Yaralı korkuları hastaneye yetiştirmek için sağlık görevlileri canla başla mücadele ediyor.
Yükseklik korkumun elleri titriyor.
Korkum ilk kez korkuyor.
Ölmekten korkuyor.
Yanına yaklaşıyorum.
“Affet,” diyor.
“Niçin?”
“Hayatını mahvetmeme sebep oldum en başından beri. Travman oldum. Tat almanı engelleyen oldum.”
“Yorma kendini. Ben senden rahatsızlık duymadım...”
Bu cümleyi söylerken yüreğimle aklım arasında bir savaşın içinde, cönk gibi hissediyorum.
Gerçekten korkularımdan rahatsızlık duymuyor muyum?
Aslında ben de örümceği elime alıp sosyal medyada “Bakın, zararı yok,” diyerek belgeseller çekmek istiyorum.
Yüksekten paraşütle atlarken “Maceralara doyamıyorum,” demek istiyorum.
Aslında ben de korkusuz olmak istiyorum.
Yükseklik korkumu ambulansa taşıdıklarında arkasından bakıyorum.
Boyu benden uzundu.
Yükseklik korkum yüksekten bakıyor.
Minik kızın yanına gidiyorum.
Bana hiçbir şey söylemeden bakıyor.
Elinde kalan son taşı alıyorum.
Hiçbir şey söylemiyor.
Ayakta durmaya çalışan gök gürültüsü korkuma atıyorum.
Taş ona değdiğinde sendeleyerek bana bakıyor.
“Sen de mi, Brütüs?” der gibi bir çaresizlik var gözlerinde.
Ambulansa doğru hızla koşmaya çalışıyor.
Peşinden koşuyorum.
Sol ayağına çelme takıyorum.
Yere devriliyor.
Çantamı çıkarıp çantayla darbeler vurmaya başlıyorum.
Yüzünü, gözünü korumaya çalışırken çantam tam kalbine isabet ediyor.
“Hakkını helal et,” bile demeden yanından ayrılıyorum.
Ambulanslardan biri gelip öteki giderken haberlere çıktığımızı fark ediyorum. Röportaj için bir haber kanalından gelmişler.
Sosyal fobim var.
Sosyal fobim diğer trenle gelecek.
“Alo.”
“Alo, efendim, sahibim?”
“Gelme.”
“Efendim?”
“Gelme diyorum. Gelme. Bundan sonra benim bulunduğum hiçbir ortama gelme. Arkadaşların da öldüler. Git, nerede yaşamını sürdürürsen sürdür.”
Telefonu kapatıyorum.
Bir şey söylemesine fırsat vermemeliyim.
Kalemimi çıkarıyorum.
“Son” yazacakken vazgeçiyorum.
Bir kere de nokta koymaktan vazgeçmeli insan.
Sonlanmazsa başlamak da mümkün olmaz diye düşünmeyi bırakmalı mesela.
Dilara AKSOY