Gelmeseydin Ölüyordum
Yorgundu. Son martıyı uçurmuştu göğsünden. Artık başka bir atıştı taşıdığı. Her şeyi bir anda sildi belleğinden. Ondan başka hiçbir şey bilmek, yeniden öğrenmek istemiyordu. Hayat onu, ona hazırlamış, büyütmüş, saklamış ve karşısına hiç ummadığı bir anda çıkarı vermişti. Üstüne düşeni yaptı ve tutkuyla bağlanıverdi.
Onun yanında güçten kesiliveriyordu. Gözünde günden güne devleşen bu adamın yakınına gelince, küçük korunası bir çocuktan farkı kalmıyordu. Her gidişi bir yasa dönüşmüş, gelişleri bayramı olmuştu. İşte yine sessizce gelmiş yanı başına dikili vermişti. Kadın koca siyah gözlerini kaldırdı. Adamın gözlerinin içine ta derinlere baktı. İçine anlayamadığı tarif edemeyeceği bir sıcaklık düştü. Kendini o gözlerin karanlığında kavrulurken gördü, bir derin ormandı kaybolduğu. Yanındaydı işte hemen yanı başında bir adımlık, bir nefeslik kadar. Bakışları tıpkı alaycı, yaramaz, hınzır çocuklar gibiydi. Ben seni bilirim, aklından geçenleri okurum der gibi. Bir kere bile olsun seviyorum dememiş, ama uzak da durmamış, kadının çırpınışlarını, kıvranışlarını seyretmekten zevk almış, onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı. Kadın ?artık dayanamıyorum' diyordu kendi kendine .
Mayıs dışarıda gürül gürül yağıyor dörtnala koşan atların nalları kadının yüreğini tekmeliyordu. Demlenen çayın kokusu, yemeğin kokusu, sigara kokusu, onun kokusu onun o baş döndürücü nefesi... Kadın bir kaç saniye durdu. Derin bir soluk aldı. İşini yapmaya devam etti. Domatesleri hızla kesiyor, bıçağın ucundan akan kırmızılık lavaboya doğru sızıyordu. Domateslerle birlikte parmak uçlarını, ellerini, kollarını, tüm bedenini dilimlemişti sanki.
Git, uzak dur benden, yakınımda olmana dayanamıyorum, dedi. Adam irkildi. Arkasında ki duvara tüm ağırlını bıraktı. O tütün tohumu renginde gözleri kadının tüm ruhunu, edinilmiş tüm benliğini yerle bir ediyordu. Sırtını dayadığı duvarlar kadar sağlam bu adama hayranlığı günden güne artan kadın iyice sokuldu gözlerinin içine tüm aşkını saklayarak bir yabancıya seslenir gibi seslendi: Sana aşık olduğumu sanıyorsun değil mi? Ama yanılıyorsun, seni hiç sevmedim, dedi.
Orda birçok oyunlar oynanmıştı. Adam akıllıydı. Kadının ölesiye sevdiğini adı gibi biliyordu. ?delisin? dedi ve yanağına küçük bir öpücük kondurup gitti. Onu ilk gördüğü anı anımsadı ve geldikleri noktayı. Ellerini kuruladı, kapıya yaslandı. Adamın kaybolduğu akşam güneşinin kızıllığında ki sokağa doğru baktı.
Sonra kendi geçmişine döndü kadın.
Yaralanmış güvercin yüreğini öptü şefkatle. Dayaktan, yaradan sızlayan küçük bedenini yine olduğu gibi kendi sardı. Camda, her daim sevgiye, sıcak bir dokunuşa hasret yanını gördü. Sokaklarda, pazar yerlerinde, siyah beyaz filmlerde sancıyan kocaman bir hayattı seyrettiği. Tüm renkleri kızıla boyanan flaşların acı tokatı suratında patlamıştı. İnce, küçük bilekleriyle su taşır, kardeşlerine bakar, ne kadar ağır iş varsa o yapardı. Sobanın yanında küçük çatlamış ellerini ısıtmaya çalışırken yorgun, çocuk bedenini oraya, minderlerin üstüne bırakı verirdi. Gaz lambası akşam olunca yanar oyunlar oynardı ona. Ayağa kalkınca duvarda gölgesi kocaman olurdu. Severdi bu koca gölgeyi. ?Böyle olsam ve kimse bana dokunamasa' derdi. Duvara doğru yaklaştıkça gölgesi de büyüyor, büyüyor tavanları aşıyordu. Kapıya doğru uzaklaştıkça gölgesi de küçülüyor ve ayakuçlarına toplanı veriyordu. O an çözdü, kendinden ne kadar uzaklaşırsa o kadar küçülecekti.
Gözleri, adamın gittiği yolda uzun yürüyüşlerdeydi. ? Şimdi dönse sıcacık sarılsa ve kocaman bir gölge olsaydı, bana her yağmur sonrası topladığı gökkuşağını verseydi' dedi. İçeri girdi, bir bardak su doldurdu. Titriyordu. Ayakta zor duruyordu. Elinde ki bardak yere düştü. Yere, dağılan cam kırıklarına baktı. Düşen kalbiydi sanki ve dağılan kırıklarda onu buldu. Eline aldığı küçük keskin cam parçasına baktı, ışığa doğru tuttu. Üzerinde ışıl ışıl renkler oynaşıyordu. Gülümsedi. İşte o, burada ellerimde, dedi. O her yerdeydi. İçinde, nefesinde, iki dudağının arasındaydı. Yerden başını kaldırdığında onu gördü. Orda kapının yanında öylece duruyordu. Akşamın karanlığını ardında bırakmış önünde uzanan kocaman gölgesiyle.
Ayağa kalktı. Yutkundu. Ona doğru yavaşça yürüdü. Kadına göre bu gelmiş geçmiş en büyük aşktı. Evet dedi, içinden ben böylesine büyük sevmek istiyorum. Benim aşkım sıradan olmamalı. Ona doğru attığı her adımın tadına varıyordu. Yaklaştı. Sımsıkı sarıldı adama. Hani bıraksa kollarından kayıp gidecekmiş gibi geldi. Adam, kadını hiç kimsenin öpemeyeceği gibi öptü.
Gözlerini açtı, hepsi birkaç saniyelik hayalden ibaretti. Adam gitmiş ve beklide bir daha hiç dönmeyecekti. Geçerli nedenlerim var beni anlamaya çalış, demişti. Beni taşıyamazsın ağır gelirim sana, başına bela olurum, demişti. Kadın peşi sıra ağlıyor bir taraftan da söyleniyordu; korkak! Aşkım onu o kadar korkuttu ki çekti gitti...
Kadın avucunda sımsıkı tuttuğu camdan sızan kanların farkında bile değildi. Şimdi bekleme zamanı, dedi içinden. Artık günleri, saatleri onun için tüketiyordu. Bir insan ne kadar sevebilirse daha fazla sevecek, bekleyişin beklide en acı şeklini yaşayacak, onun dönmesi için her yolu deneyecekti. Kadına göre geçerli nedenleri vardı. Onun önceden planlanmış, hazırlanmış ve sırf onun için yaratılmış kaderi olduğuna inanıyordu. Sevmişti ve bu aşk onu hayata bağlayan tek şeydi. Onun varlığından başka hiçbir şey mutluluk veremezdi. Kadın bu tutkunun beklide aşkın bile dışında olduğunu düşünüyordu. Odasının tüm perdelerini sıkı sıkı kapattı. Işığı söndürdü. Siyah geceliğini giyindi. Uzun kızıl saçlarını omuzlarına saldı ve aynada zar zor görünen karanlık haline baktı. Yüzü düştü, gözlerindeki ışıltı söndü...
Hasta olmak istiyorum, dedi. Hasta oldu. Hasta ruhunu yatağa taşıdı. Yorganın altında titriyor, donuyor yada ateşler içinde yanıyordu. Her dalışında düşlerinde onun gidişini sonra tekrar dönüşünü görüyordu. Neden? Diye ağladı. Neden gittin?
Perde aralarından sızan ışıktı gözleri. Siyah sarı bir uykuya dalmıştı koca şehir. Olur olmaz düşlerindeydi kırmızı damlar. Kim bilir kaç kişi uğurlamaktadır sevdiğini. Vedalar neden geceleri böyle hüzünlü yaşanır. Karanlık ne kadar gizliye bilirdi acıyı?
Gitti, ardında ne bıraktığını bilmeden. Ellerindeki tüm sıcaklığı avuçlarında biriktirip. Onlar kapı aralarından uzanan hasretti artık, bir yorgun pürtü ağırlığında. Soğuk parmak uçlarını öpmüştü en son taze incir kokan ağzıyla.
Şimdi gökyüzündeki yarıklardan, gittiği yollara döküyordu gözyaşlarını
Kadın anlını cama dayamış koyu karanlıktan geçmişe dair hüzünler yükleniyor, lanet olası ayrılıklardan benzer porteler çiziyordu.
Elli kere telefona baktı, kulağı her saniye kapıdaydı, duyduğu tüm ayak seslerini ona yordu. Oysa adam kim bilir ayrılığın kaçıncı kilometresindeydi. Aynaya baktı en bezgin, en perişan haliyle. Aynalarda dönen bir deli fenerdi başı. Rotası hep onu işaretliyordu. Her saat başı, her saniye lanetler okuyor, beyin kıvrımları ona, onun bulunduğu sınır ötelerine uzuyor uzuyor, sonra keskin bir ağrı şeklinde şakaklarında toplanıyordu. Anlamaya çalış, demişti giderken, anlamamakta direniyordu. Ne saçını yolası geldi, ne de duvarlara başını vurası. Dışarıda menekşe renginde bir uyanış vardı. Kaç selâ okundu, kaç büyü bozuldu bilmiyordu. Çamaşır iplerinde asılı serçelere baktı. Balıkçı motorları limana yanaştı. Dalgalar kıyıları yıkadı. Duramazdı böyle, sokağa attı kendini. Zannetti ki içine sığdıramadığı bu acıyı tüm şehrin sokaklarına, kumsallarına bırakıp geri dönecek, içi huzura kavuşacaktı. Oysa yolların çıkmazına, köprülerin geçmezine uzandı ayakları. Her şey kendi gibiydi; ağacın soluduğunu gördü, toprağın kanadığını, yapayalnız bir böceğin ağladığını. Onunla birlikte tüm şehir yasını tutuyordu sanki.
Sokaklarda bulamadığı teselliyi yatağında aradı. Günlerce yataktan hiç çıkmadı. Yemedi içmedi. Bile bile hasta oldu. Perdeleri açmadı, karanlıklara, havasızlığa, solgunluğa ve uzun bir bekleyişin nevrozluğuna bıraktı kendini. Hastalıklı bir aşk, kontrolsüz bir şeydi bu. Ona aitse diyordu kadın tüm acılara gönüllüyüm.
Adam gelmeyince öldü kadın. Ölüm ilanları verdi. 'Bir hafta önce kayboldum' diye kayıp ilanları verdi. Okur da gelir diye. Uydu bağlantılarını denedi, medyumlara gitti, adaklar adadı, mumlar yaktı, devlet adamlarına yalvardı. Ölüm orucundaydı, idamını bekliyordu, kanını boşalttılar, boynuna ipler geçirdiler, sıktılar, sıktılar, astılar... Günlerce, gecelerce yatağına, yastığına özlemini kustu... Sanki kalksa, çıkıp gezse ihanet etmiş olacaktı aşkına.
Güneş perdenin arasından bulduğu ince bir yoldan halının üzerine, yatağa ve oradan da kadının solgun yüzüne doğru akıyordu. Sanki ısrarla kalkmasını istiyordu. Yavaşça doğruldu, ayağa kalktı. Komedine dayadı titreyen bedenini, başı döndü hafiften. Pencereye ilerledi, perdeyi araladı, camı sonuna kadar açtı. İçeriye tertemiz, mis gibi bir bahar havası doldu. Gözleri kamaştı. Derin derin içine çekti havayı. Nice sonra tekrar gözlerini açtığında bahçedeki iğde ağacına baktı. Adamı gördü. ?İşte orada, çağrımı duymuş, dayanamamış' dedi. Kapıya koştu iğde ağacının gövdesinden söktü aldı adamı. En obur haliyle sevdi onu.
Tüm dünya derin bir sessizlikteydi. Sanki bu büyü bozulmasın diye her şey donmuştu. Camdan içeri yosun kokusu giriyor, mercan renginde, midye tadında bir soluk bırakıyordu. Kalktılar ve kayalıklara gittiler. Deniz beyaz beyaz köpürüyordu. Adama benzetti dalgaları. Doğru ya hangi dalga bu kadar hırpalar, bu kadar vururdu göğüs duvarlarına.
?işte o dalga sensin ? dedi kadın kayaların dibini işaret ederek. Gözünü oradan alamıyordu. Ayakuçlarından koca bir aşkın kırıntıları toza toprağa karışıp yuvarlandı. Adamın eli ellerinden sessizce uzaklaştı. Kadın düşüşünün bu kadar kolay olacağını biliyordu. Orada öylece duran adama yine sevgiyle baktı. Kaya diplerine gelip giden dalgalara karıştı, kayalara çarpan vücudunda hiçbir acı hissetmiyordu...
Gözlerini araladı. Uzun kızıl saçları terden yüzüne yapışmış, siyah geceliğinin dantelleri göğsünde yer yer iz yapmıştı. Uzun bekleyişlerden hırpalanmış bedenini zorla yataktan sıyırdı. Yağmur yeni başlamıştı. Şehrin ıslak ışıl ışıl yanışını seyretti. Camın buğusuna onun adını yazdığının farkında bile değildi. Dışarıda, aşağıda bir adam gördü. Öylece kımıldamadan duruyordu. O olamaz, dedi. Perdeyi çekti, üstünü değiştirdi. Günlerce can çekiştiği, dağınık yatağını gelişi güzel topladı. Durdu, tekrar cama yanaştı, eliyle camın buğusunu sildi. Hala oradaydı adam. Başını kaldırdı, cama doğru baktı. Ordaydı işte gelmişti. Şehrin tüm ışıkları adamın üstündeydi sanki. Kadın cama yaslandı, aşağıda duran adama baktı. Bu anın hesabını o kadar çok yapmış, bir sürü senaryolar tasarlamıştı. Koşar adımlarla gidecek, boynuna atılacak, adamın kollarında hak ettiği huzuru bulacaktı. Ama orda cama yapışmış kımıldayamıyordu. Kendi adına kanıtlayacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Ona baktı, bitkin görünüyordu, her şeyi ardında bırakma cesaretini göstermiş, yola çıkmış, belikli hiç de kolay olmamıştı. Adam idealleri olan, kararlarını kesin uygulayan, hiçbir şekilde yolundan dönmeyen, sorumluluklarına sahip çıkan biriydi. Ona bakınca artık aşk oyunlarının onda basit duracağı, yaşına, taşıdığı kimliğe yakışmayacağı düşünüle bilirdi. O kadar yolu, onun için aşmış, şimdiye kadar üstüne yüklediklerini, tüm edinimlerini geride bırakmıştı. Bu ulaşılması zor, bu dokunulmaz, bu imkansız dediği adam ona gelmişti. Aynı zamanda bir ömür boyu bulamayacağı tek şeye; aşka. Onu güçsüz kılan beklide buydu. Sözler havada asılı kalır, dedi kadın ama bu geliş bir çok sözden daha anlamlı, dedi. Koşarak merdivenleri indi. Yolun karşı tarafına adama doğru yürüdü. Tam karşısındaydı. Islak, yorgun ama sevgi dolu bakışlarıyla...
Bu sefer düş olmasın, dedi kadın, ne olur gerçek olsun... Donup kalmıştı. Kımıldayamıyordu. Tam bir şeyler söyleyecekti, vazgeçti. Gözlerine baktı, bu bakışta şimdiye kadar görmediği bir çok şeyi gördü, sevgiyi... İçinde kopmaz, sarsılmaz bir dostluğu barındıran sevgiyi... Varlığının korunası bir haz verdiği baba sevgisini... Yanında, arkasında veya köşe başında beklerken kollayan bir abi sevgisi... Tüm sırlarına, geçmişe ait hüzne ortak bir kardeş sevgisi... Ve aşk adına yüreğine ne kadar tıkıştırsa o kadar taşan, bundan daha fazlası olamaz dediği sevgisini... O gözlerde bir şey daha vardı, sevdiğim tek kadınsın diyen bakışları...
Gelmeseydin, ölüyordum dedi, kadın.
Adam kadını kolundan hızla kendine çekti, tüm şehrin gözü önünde, geçen arabalara, bakan insanlara inat sevgiyle öptü. Korkak olmadığını kanıtlarcasına...
Yağmur sularına karışıp, mazgallardan akıp dehlizlere sızdı AŞK!