Gobi'nin Rüzgarı

Uzakta, çıplak gözle ancak bir çizgi gibi görülebilen göçebe kervanı, sarımsı toprağın üzerinde ağır adımlarla ilerliyordu. Çölün altın tozuna bulanmış deve ayakları, yerle gök arasına sıkışmış suskun bir kaderi taşıyordu. Etrafta, ne bir şehir duvarı ne de bir kilisenin çanı... Sadece rüzgar. Kimi zaman bir anne gibi okşayan, kimi zaman öfkeli bir baba gibi uğuldayan, bazen bir kemancı gibi, bazen bir kurdun ulumasını andıran sonsuz bir rüzgar…

Çöl suskundu. Suskunluğu öyle derin ve öyle mutlak bir kuvvetle sarıyordu ki ufukları, insan sadece doğaya karşı değil, kendi içine karşı da savunmasız hissediyordu. Gökyüzü çırılçıplaktı. Tek bir bulut bile insanı teselli edecek gölgeyi vadedebilirdi.

Kervanın başında Baatar adında yaşlı bir adam vardı. Saçları kurumuş arpa sapı gibi seyrek ve kırılgan, bakışları ise çocukluğunu gömen her insanın taşıdığı o hüzünlü bilgelikteydi. Kırmızı keçeden dikilmiş şapkası, başına yapışmış gibiydi. Omzunda eski bir yay, belinde geyik derisinden işlenmiş bir bıçak taşıyordu. Alnı, yılların ve yel tanrısının kamçısıyla çizgi çizgi yarılmış, bakışları ise tuzla kaplı eski bir göl kadar durgundu. Göç yollarının suskun bilgesiydi o. Ne kabile reisiydi, ne de bir savaşçı. Ama herkes onun ne söylediğine değil, ne zaman sustuğuna kulak verirdi.

Baatar’ın yanında, ahşap sapı çatlamış, kıl telleri deve yelesinden yapılmış morin khuur’u taşıyan genç bir delikanlı yürüyordu. Adı Erdene idi. Bakışları, yeni tüylenmiş bir akbabanın kanatları gibi ürkek ve sertti. Annesi doğumda ölmüş, babası soğuk bir kış gecesinde dağda kaybolmuştu. Erdene, hayatı bir çadır gölgesinden, kemik çorbasının buharından ve çalgısının ezgilerinden öğrenmişti.

Çadırlar kurulmadan evvel, önce gökyüzüne bakılırdı. Çünkü göçebeler için yıldızlar sadece geceyi aydınlatmaz, aynı zamanda yönü ve umudu da gösterirdi. Baatar, her gece çadırın kapısını doğuya çevirirdi. “Güneşten utanma oğul” derdi Erdene’ye, “Doğu her zaman yeniden doğanların yönüdür.”

Gobi’de bazı geceler yıldızlar öyle yakındı ki, insan elini uzatsa yüce Tin’in saçına dokunacak sanırdı. Ama gündüz… Gündüzleri çöl, bir sabır imtihanına dönerdi. Hava öyle ağır olurdu ki, deve bile nefes almadan yürümek isterdi. Susuzluk, yalnızca boğazı kurutmaz, düşünceleri de kavururdu. İnsan susadıkça, geçmişteki yanlışlarını hatırlar, her ter damlası bir pişmanlığı ödemek için toprağa düşerdi.

Bir sabah, güneş çadırların üzerine kızgın bir buğu gibi çökerken, Baatar hastalandı.

Erdene, yaşlı adamın elini tuttuğunda, o sert ve çatlak derinin içinde hala biraz sıcaklık vardı. Ancak Baatar’ın gözleri çoktan uzaklara bakıyordu. Gobi’nin ötesine, insanların inşa etmediği ama ruhların göçtüğü vadilere…

O gece rüzgar sustu. Hiçbir deve homurdanmadı. Morin khuur’un yayına dokunmadı Erdene. Ay, çöle yorgun bir savaşçı gibi düşmüştü. Ertesi sabah, yaşlı adamın üzerine keçeler serildi. Göçebe usulüyle, ruhu serbest bırakılsın diye çadırın tepesinde bir delik açıldı.

Günler sonra, kervan yeniden yola çıktı. Baatar’ın eksikliği hissediliyordu. Erdene, artık yaşlı bilgenin sözcüsüydü.

Çöl, sabahın ilk ışıklarında gümüşten bir örtüye bürünmüştü. Sarıdan çok griye çalan kumlar, geceleyin düşen ayazla donmuş ve yer yer çatlamıştı. Ufukta, toprağın göğe karıştığı çizgide, ince bir toz perdesi yükseliyordu. Göçer kervanının ilerleyişi yavaş, ama kararlıydı.

Erdene, içindeki karmaşayı dışa dökmemek için değil, o an düşse yerin onu içine alacağından korktuğu için morin khuur’un sapına sımsıkı tutunmuştu. Göğsüne tanımadığı bir korku yerleşmişti büsbütün. Baatar’ın ardından gelen sessizliğin yankısı oraya yerleşmişti sanki. Fakat hala kervanı yöneten bir lider değildi. Sözcü olarak herkes gözlerini ona çevirdiğinde, yutkunmak zorunda kalıyordu.

Baatar olsaydı ne yapardı?

Bu soruyu, her gece soruyordu kendine. Ay’ın puslu ışığında kendi iç sesine kulak kesiliyordu. Baatar gibi sessizliği dinlemeyi öğrenmişti artık. Ama bu sessizlik, öğüt verici değil, sınayıcıydı onun için daha çok.

O sırada kuzeyden bir avcı geri döndü. Yüzünde sıcaktan çatlaklar oluşmuş, gözleri ise korkunun binbir tonuyla gölgelenmişti. Çinli askerlerin, sınır köylerinden birini bastığını, sürülerle develeri, kadınları, hatta su kuyularını bile alıp gittiklerini söyledi.

Göç devam ederse kuzeye varacaklardı. Ama orası da hem kuraktı hem de aç kurtların, devriye gezen sınır birliklerinin bölgesiydi. Geride kalmak, susuzluktan kavrulma riskini beraberinde getiriyordu. İlerlemek, belki de ölüm getirecekti.

Erdene, Baatar’ın sözlerini hatırladı:
"Rüzgar yönünü kaybettiğinde, önce sessizleşir, sonra yükselir. İnsan da öyledir."

Ama ne tarafa dönse, karar veremiyordu.

Kervandaki yaşlı kadınlar, kuyrukları gerginleşmiş deve yavrularının huysuzluğunu işaret ederek, fırtınanın yaklaştığını söyledi. Gençlerse mızraklarını, körelmiş bıçaklarını ve korkularını yan yana dizer olmuştu. Çocukların gözlerinde ise gizlenen bir tedirginlik parlıyordu. Herkes, Erdene’nin bir karar vermesini bekliyordu.

O gece Erdene çadırına çekildi. Morin khuur’unu almadı bu kez eline. Çölün nabzını dinler gibi, elini kuma bastı. Toprağın tuzlu çatlakları arasında bir bilgelik saklıydı sanki.

Savaş mı, göç mü?
Erdene, bu soruyu önce kendine, sonra Baatar’ın ruhuna fısıldadı.
Cevap, ne sözcüklerdeydi ne de rüzgarda.
Sabahın ilk ışığıyla gelen yaşlı bir devenin sırtındaki keçe torbada gizliydi cevap.

O sabah, yoldan sapmış yalnız bir kadın çıktı karşılarına. Üstü başı toz içinde, çocuğunu sırtına sarmıştı. Çin askerleri köyünü yakmış, kocasını da alıp götürmüşlerdi. Kadın konuşmuyordu. Ama çocuğun gözlerinde, yaşanan trajedinin enkazı duruyordu.

O an karar verdi Erdene. Bu artık bir kervan değil, bir halkın göçüydü. Sadece eşyaları ve hayatı değil, hafızayı da taşımaları gerekiyordu.

Geri dönmeyeceklerdi. Ama savaşa girecek kadar güçlü bir birliğe de sahip değillerdi.
“Toprağa değil, zamana kök salacağız” dedi.
Tıpkı Baatar gibi. Direnerek değil, sabrederek.
“Bazen yaşamak, ölmekten daha büyük bir cesaret gerektirir. Biz toprağı değil, birbirimizi taşıyanlarız.”

Kervan, rotasını değiştirdi. Çölün içinden geçip, eski bir nehir yatağının izini takip etmeye başladılar. Bir zamanlar orada su vardı. Kuraklık başladığından beri göl kurumuştu.

Çevredeki diğer göçmenler, bunun gibi civardaki tüm nehir yataklarının kuruduğunu, keçilerin sütten kesildiğini, çocukların artık düş kurmadığını söylüyordu. Obanın yaşlıları toplandı. Göç mü, kalmak mı?

Erdene ayağa kalktı: “Göç etmeliyiz.” dedi.

“Çünkü su kurursa başka yerden buluruz, ama umut kurursa hiçbir rüzgar onu geri getiremez.”

Ve o sabah, kuru dere yatağındaki diğer göçmenlerle birlikte, deve kervanı yeniden yola koyuldu.

“Çöl, insanı öldürmek için değil, sınamak için vardır. Ve göçebe, yolun sonunda bir ev değil, sadece bir anlam arar.” demişti bir gün Baatar. Erdene ise artık aradığının yalnızca su olduğunu düşünüyor, diğer tüm tehlikeleri göz ardı ediyordu. Bir zamandan sonra çöl, öyle muğlak görünüyordu ki, Erdene’nin gerçeklik algısı neredeyse kapanmak üzereydi. Mevcut olan az miktar suyunu göçer kervanda, kendisinden daha çok ihtiyacı olan yaşlılar ve çocuklarla paylaşmıştı.

Erdene’nin öncülüğünde başlayan yolculuk aylarca sürdü. Çöl, ilk başlarda onları imtihan eden bir düşman gibiydi. Fakat zamanla kum ve toprak onların bir parçasına dönüştü. Artık her ayazda, her rüzgar değişiminde, göçerler yalnız dışarıdaki coğrafyayı değil, içlerindeki devasa nehirlerin seslerini de dinliyorlardı. Her susuz sabah, ruhlarında bir göl kurutuyor; her tuzlu avuç içi, bir akarsuyu andırıyordu.

Yolları, eskiden nehirlerin aktığı taş yataklarına, unutulmuş kuyu başlarına, terk edilmiş kervansaraylara düştü. İnsanlar hep geçmişin izini sürdüler; çünkü geleceği düşlemek artık yersizdi. Erdene bunu fark ettiğinde, insanlığın sessiz bir felakete sürüklendiğini anlamıştı.

Bir gece, yaşlı bir dede çadırın eşiğinde oturmuş, yıldızlara bakıyordu. Erdene yanına oturdu. Dede gözlerini göğe dikti ve şöyle dedi;

“Bir zamanlar insan suyu ararken Tine’e yakarırdı. Şimdi insanlar suyu Tin’in yerine koydular.”

Bu cümle, Erdene’nin zihninde yankılandı. Artık yön tayini için gökyüzüne değil, çatlamış toprağa bakılıyordu.

Kervan, yıllar içinde bir halka, halksa bir efsaneye dönüştü. Erdene yaşlandı. Saçları, Baatar’ınki gibi kurumuş saplara benzedi. Gözleri, sadece uzakları değil, geçmişi de gören gözler haline geldi. Kimi zaman gençlere, “Bir gün dünya tüm rüzgarlarını kaybedecek. O gün, insanlar yönlerini bulamayacak” derdi. Gençler başlarını öne eğer, bu sözü anlayacak kadar yaşlanmadıkları için susarlardı.

Yıllar geçti. Gökler bulut tutmamayı öğrendi. Çünkü artık taşıyacak su kalmamıştı. Dağlar bile kurudu. Dünya’nın damarlarındaki tüm ırmaklar kesilmiş, doğa bir mumya gibi kendini sarıp sarmalamıştı. İnsanlar hala şehirlerde yaşıyordu. Ama her şehir aslında eski bir mezarlığın üzerine inşa edilmişti. Tertemiz, düzenli ve ölü.

Su, altından değerli oldu. İnsanlar artık toprak için değil, bir damla su için birbirini boğuyordu. Kuraklık yalnız ağaçların değil, ruhların da köklerini kavurmuştu. Savaşlar çıkıyor, barış yalnız susuzluktan tükenen orduların gölgesinde kısa süreliğine nefes alıyordu.

Bir zamanlar, yazgısını yıldızlarda arayan göçebe halk, şimdi gökyüzüne bakmıyordu bile. Çünkü gökyüzü artık ne yön gösteriyordu ne umut.

Erdene’nin soyundan gelenler, onun sözlerini kutsal bir metinmişçesine, taş tabletlere kazıyıp sakladı. Ama bu sözler bile zamanla çatladı. Diller kurudu, duygular kurudu. Suya dair her şey, bir mitin parçası oldu. Oysa tek bir gözyaşı bile bu toprakları yeşertecek kudrete sahipti.

Yüzyıllar sonra, harabeler içinde bir çocuk, yıkık bir duvarın dibinde annesinden kalan son masalı anlattı küçük kardeşine:

“Bir zamanlar çöl vardı. İnsanlar oradan kaçmazdı. Orada yaşardı. Çünkü yolları, gökyüzüne bakan yaşlılar gösterirdi. Onların elinde silah değil, saz vardı.”

“Sonra ne oldu?” diye sordu kardeşi.

Çocuk bir an duraksadı. Kurumuş dudaklarını yaladı ve gökyüzüne baktı.

“Sonra insanlar suyu değil, birbirini aramayı bıraktı.” dedi.

Zaman, sessizliğin kabuğunda sürüklendi. Fakat gökyüzü hala oradaydı. Artık kimse ona bakmıyordu. Ve toprak, yutmadığı son umut kırıntılarını, rüzgarsız bir günün sabahında ufka savurdu.

Yüzlerce yıl önce, bir adam şöyle demişti:
“Biz toprağı değil, birbirimizi taşıyanlarız.”

Ama insanlık, artık ne toprağı ne birbirini taşıyacak takati bulabiliyordu.

Dünya, tekrar ilk çağlarına dönüyordu. Doğa kendine ait olanı geri alıyor, yüce Tin ise olanları yalnızca izlemekle yetiniyordu.

Ama bu sefer rüzgar bile yönünü unutmuştu. Yüce Tin’e tapacak kimse kalmadığında insanlar ondan rol çalmaya başladı.

“Çölde yaşayan insanlara ne oldu peki” diye sordu küçük kardeşi. Çocuk ise harabelerin yanındaki taş bloğa oturup anlattı:

“Kervan, artık haftalardır yoldaydı. Gökyüzüyle yer arasındaki çizgi, silinmiş bir kitap sayfası gibi bomboştu. Her gün, birkaç deve daha yere yığılıyor, birkaç insan sessizce kumlara gömülüyordu. Sesler azaldıkça, susuzluk sadece bedenlerde değil, kelimelerde de hissediliyordu.

Bir akşamüstü, güneşin kan rengine büründüğü vakitte, Erdene uzakta parlayan bir ışık gördü. Önce serap sandı, ama yaklaşınca bunun gerçekten su olduğunu fark etti. Küçük, berrak bir göl… Yüzeyi altın renginde parıldıyor, etrafındaki birkaç zayıf ot bile yaşamın hala orada nefes aldığını gösteriyordu.

Kervandakiler çığlık attı. Koşmaya başladılar. Kimse düşünmüyor, kimse konuşmuyordu. Bedenler suya doğru savruldu. İlk ulaşan gençlerden biri, avuçlarını daldırdı. Kana kana sudan içti. Ama tam o anda, gözleri dehşetle açıldı ve boğazını tutarak yere yığıldı. Bir diğeri de suya eğildi, o da aynı akıbete uğradı.

Erdene, bir adım geri çekildi. Gölün kenarındaki taşlara baktığında, paslı bir levha gördü. Üzerinde, güneşten zor okunur hale gelmiş eski yazılar vardı:
"Su zehirli. İçen ölür."

Kervandakiler panikledi. Susuzlukla delirmiş olan bazıları yine de suya atladı. Onlar da birkaç dakika içinde hareketsiz kaldı.

Hayatta kalanlar, Erdene’ye baktı. Bakışları, yalvaran ve suçlayan bakışların arasında sıkışmış yaralı hayvanlar gibiydi. Çünkü geriye kalan tek su, onun kırbasında kalan birkaç damladan ibaretti. O suyu ya kendisi içip kısa süreliğine de olsa yaşayacak, ya da başkalarına verip ölecekti.

O an Baatar’ın sesi zihninde yankılandı:
"Bazen yaşamak, ölmekten daha büyük cesaret gerektirir."

Erdene, kırbayı açtı. Dudaklarını değdirdi. Ama suyu yutmadı. Suyu ağzında tutup kafasını göğe kaldırdı. Sonra ağzındaki suyu yavaşça yere döktü. Herkes donakaldı. Su, kumun içinde kayboldu.

Erdene, kurumuş dudaklarıyla fısıldadı:
“Bu suyu içseydik, yaşayacaktık… Ama insan kalamayacaktık.”

Sonra yürümeye başladı. Arkasında kalanlar, bir süre ardından baktı fakat sonrasında kimse onu takip etmedi.

Günler sonra, çölün ortasında bir yolcunun kumlara gömülmüş cesedini bulan başka bir kervan, yanında paslı bir levha ve boş bir kırba buldu. Yüzünde hala susuzluğun değil, garip bir huzurun izleri vardı.”

Küçük kardeş, bu hikayeden sonra abisine bakarak yüzüne şehre döndü.

“İnsanlar hala şehirlerde yaşıyordu. Ama her şehir aslında eski bir mezarlığın üzerine inşa edilmişti. Tertemiz, düzenli ve ölü.”

13 Ağustos 2025 13-14 dakika 12 öyküsü var.
Beğenenler (4)
Yorumlar (1)
  • Emek ve sabır kokuyordu yazın. Tebrik ediyorum sevgili Mehmet. Deliler çeşmesi ya da çoban öldüren suyunu anımsattı öykün. Selamlar, sevgiler.🌊