İki Kıyı Arasında

Baharın ilk günleriydi. Tuna Nehri kabarmış, kıyıdaki söğüt dallarını yutmaya başlamıştı. Sular öylesine yükselmişti ki, kimileri bunun yalnızca mevsim değil, insanın içine yürüyen bir tufan olduğuna yemin ediyordu. Yağmur dinmişti. Fakat hala toprağın derinlerinde ince bir uğultu, yüzeye çıkmaya çalışan gizli bir feryat vardı.

Kıyı köyünün en yaşlısı, seksen dört yaşındaki Boris Koleva, sabahın erken saatinde çarpık iskeleden bakarken, nehrin solgun yüzeyinde kendi gölgesini seçemedi. Üzerinde, borcunu ödememiş bir adamın huzursuzluğu vardı. Varlığını kanıtlayacak karartı yoktu ya, her şey sahteydi sanki.

Boris Koleva’in arkasında, asırlık çınarlarıyla küçük bir meydan uzanıyor, daha ileride tek katlı kerpiç evler kuzu gibi sıralanıyordu. Kuyudaki çıngıraklı kova rüzgarda çarpıyor, yaramaz bir çocuk kahkahası gibi etrafta yankılanıyordu. Fakat meydanın tam ucunda, kimsenin kullanmadığı taş bir köprü, kupkuru kemerleriyle nehre inat hala dimdik ayakta duruyor, nehrin köpüklü sırtını küçümseyerek seyrediyordu.

On yıl önce, köyün yanından geçen yolu yapan mühendisler inşa etmişti aslında bu köprüyü. Taş işçiliği kusursuzdu. Kemerlerinde tek çatlak yoktu. Yine de köylüler bir türlü benimsememişti onu. Çünkü bu köprü mühendislerin yardımı ile köyün iki büyük ailesinin yardımı ile yapılmıştı. Fakat köprüye kendi isimlerini vermek isteyen aileler anlaşamadı ve çıkan büyük tartışmalar sonucu iki aileden de ölenler oldu. Sonraları iki ailenin de diğer köylüleri kışkırtması sonucu, köprüyü kimse kullanmaz oldu.

Nehrin diğer yakasına geçmek için hala Georgi’nin cılız teknesine biner, varmak istedikleri yere ıslak tabanlarla ayak basarlardı. Köprü, bir niyetin heykeliydi. Kağıt üstünde kesin, hayatta muğlak, tıpkı affedilmemiş bir suç gibi.

Georgi, kırkına gelmeden beli eğilmiş, yüzünde güneş değil rüzgar eskitmiş bir adamdı. Gündüzleri teknesinin küpeştesini zımparalar, geceleri ıslak yastığa başını koyardı. Çünkü Tuna’nın buharlı soluğu tenine siner, rüyasında bile suyu koklardı. Bir zamanlar nehrin ortasında ince uzun bir ada vardı. Çocukken Georgi, adada mantar arayan annesinin yanında saatlerce takılır, sudaki yansımaların içinde bulutlara isimler verirdi. Nehir, onun ilk arkadaşıydı.

Fakat nehirler kadar insanın da içinde karanlık akıntılar vardır. Georgi’nin babası yıllarca köy meyhanesinde akşamcılarla içip epey borç biriktirmiş, sonunda tası tarağı toplayıp gözden kaybolmuştu. O günden sonra Georgi, teknesini hem ekmek kapısı hem de babasının yarım yamalak bıraktığı şeref meselesi bildi. Sular üzerini örttükçe, kürek çekişi sertleşti.

Şimdilerde Georgi güneş doğmadan iskeleye iner, sırayla karşıya geçmek isteyenleri listelerdi. Sabahın serinliğinde, yorgun çiftçilerin suskunluğuna balıkçıların serkeş kahkahası karışır, teknenin ince gövdesi dalgalarla kucaklaşıp durulurdu. Köprü orada, kemerlerini gergin bir dirhem gibi uzatır, fakat üzerinde tek bir ayak sesi duyulmazdı.

Köyde kimse “Köprüyü neden kullanmıyoruz?” diye açık açık sormaz, sorulsa bile cevap verilmezdi. Kimi “Uğursuz” dedi, kimi “Nehir buz tuttuğunda kemer çatlar” diye mırıldandı. Fakat asıl mesele köprüyü kimsenin sahiplenememesiydi. Yeryüzündeki her bir şeyi kendi ipoteğimiz altına alarak bizleri bir üst seviyeye taşıyacakmış ya da bizleri daha güçlü kılması mümkünmüş gibi… Ama gerçek sebepler insan sözlüğüne sığmazdı. Kimse usulünce “Geçebilir miyiz?” denmeyen bir kapıdan girmek istemezdi. Çünkü kapı izin değil, ilişki isterdi. İlişkisi olmayan taş, karıncalara bile sığınak olamaz.

Köyün ufak kilisesinin çanı çalmadan hemen önce, nehrin doğu yakasındaki araziden dumanlar yükseldi. Kurak tarlada çıkan yangın, rüzgarın etkisiyle giderek büyüyordu. Duman havaya yükselirken gün batımının rengi altın ışığıyla karışıyor, gökyüzünü yanık portakal rengine boyuyordu.

Boris Koleva, meydandaki kuyunun başında, bastonuna dayanarak çanı dinledi. Hiç bu kadar çaresiz çalmamıştı o çan. Sanki biri ipi tutmuş da, ucunda asılmayı bekleyen bir mahkum gibi çaresizce sallanıyordu. Köyün diğer ucunda yaşlı annesini ziyaret eden doktor genç Dimitar, çalınan her darbede çantadaki tentürdiyot şişelerinin titrediğini hissetti. Gizli bir çağrı gibiydi bu. Dimitar, iki kavgalı aileden birinin soyadını taşıyordu. Kendisi köprünün uğursuzluğuna inanmasa da, köylünün düşüncesini yıkıp köprüden geçmek yerine, her seferinde Georgi’nin teknesini kullanıyordu.

Yangın, nehrin ötesindeki tahıl ambarını vurursa, köylünün tüm kışlık yiyeceği kül olacaktı. Yaşlılar, köprü üzerinden kovalarla su taşıyalım dediler. Fakat kemerin ortasına daha üç adım atmadan tırtıl gibi geri döndüler. Taş gün boyu güneşte kızarmıştı. Kemerin yüksek yerlerindeki rüzgarın uğultusu insanın içini boşaltırcasına şiddetliydi.

Yangına en hızlı tekneyle ulaşılabilirlerdi ama bu tersine esen rüzgarda, Georgi’ın kürek çekerek yetişmesi yarım saati bulurdu. Yangın bir yılkı atı kadar hızla ilerliyordu köyün tahıl ambarına doğru.

Tam o sırada Dimitar, köprünün başında tereddüt ederken Georgi’yi iskelede tekneyi suya iterken gördü. Doktor yüksek sesle bağırdı:

“Georgi! Kürek yetmez, akıntı sert. Köprünün altından geçersen döner dururuz. Köprüden geçmek zorundayız!”

Georgi yüzünde birikmiş teri bile silemedi. “Köprünün gölgesi insanın gölgesi kadar uzun” dedi. Sonra tekneyi itelemekten vazgeçip Dimitar’a doğru yürüdü. Çift görse de çoğu zaman gözleri sisli netlikteydi. “Kim önce basarsa köprüye, onun dediği olacak.” diye mırıldandı.

Boris Koleva uzakta bastonuna sarıldı. Köprüye ilk adımı atmak, sanki yıllardır bekleyen sır perdesini aralayacaktı. Fakat hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu. Köyün en utangaç kızı Mariya çıplak ayaklarıyla koşarak köprüye atladı. Mariya, aynı zamanda birbiriyle kavgalı diğer ailenin en genç üyesiydi. Üzerinde ince keten gömleği, elinde eskiden kalma paslı bir kova vardı. Taş kemere bastığı her adımda yüzünü buruşturdu. Fakat geri dönmedi. Öyle hızlı koşturdu ki bedeninin narinliği, kederli mevsimlerde filiz veren kayısı ağacının zarafetine benziyordu.

Güneşin kavurucu sıcaklığı, kızın çıplak ayaklarını yaksa da Mariya ses çıkarmadı. Ayağının altındaki taş sertti ama kararlıydı. Çünkü taş silinmeyen izleri sever, üstünde yüründükçe hafiflerdi. Onun için bu köprüyü inşa eden ustaların çekici kadar, üstünden yürüyenlerin yükü de gerekliydi.

Mariya’nın ardından Georgi, omzunda küreklerle koşarak çıktı köprüye. Doktor Dimitar çantasını koltuk altına sıkıştırmış hemen arkalarından onları takip ediyordu. Doktorun arkasında da diğer köylüler… Bir anda sanki köyün bütün sessiz hikayeleri kemere tutunup yürümeye başladı. Yıllardır ilk kez, taş köprü bir insan kalabalığının ateşini, korkusunu, soluk alışverişini duydu.

Ortada, kemerin tam tepe noktası vardı. Eski kilise kayıtlarında “Kehanet taşı” diye geçen o yüzeyi pürüzsüz, solgun mermer blok. Köylüler oraya adım attıklarında rüzgar dönüyor, akıntı sanki yavaşlıyordu. Ama asıl durgunluk kalplerin içinde oldu. Tuna’nın derinlerde sakladığı bütün kayıp hikayeler, kemeri yarıp onlara bakıyordu sanki.

Georgi ansızın durdu. Omzundaki kürek yere düştü ve demirden bir ağaca vurur gibi ses çıkardı. Doktor Dimitar geri döndü; Georgi’nin yüzünde yanmış buğday tanelerinin kavrukluğu vardı. “Babam” dedi titrek bir sesle, “O gece köyden kaçarken bu kemerin taşlarını ilk koyan ustaları da kandırmış ve paralarını çalmıştı. Taşın laneti, benim omzumda on yıldır.”

Sesi çatlamış toprak kadar yarım, ama bir o kadar berraktı.

Dimitar elini Georgi’nin omzuna koydu: “Taş lanet tutmaz. Şimdi devam etmezsek o ambar kül olacak. Bunu yarın konuşuruz.”

Köprüden geçen kovalara nehir duygusuzca su verdi. Her kovayla alev sanki öfkesini iki katına çıkarıyor, dumana kahverengi bir is tonu katıyordu. Alevlerin tam ortasında, fıçıların kokusu, tahıl çuvallarının ter kokmuş ipleri, çatı iskeletinin çıtırtıları birbirine karışıyordu. Mariya her dönüşte omuzlarıyla küreği kavrıyor, kazandığı ritimle yangına su atıyordu. Bu arada doktor, küle dönen otların içine düşen yaşlı ambar bekçisinin yüzünü tentürdiyotla silmeye, keten gömleğini sarmaya çalışıyordu.

Öbür yakadan Boris Koleva de gelmişti; bastonunu bir kenara bırakmış, kendi boyundan uzun kovayı suya daldırmak için dizlerine kadar nehre girmişti. “Gençken bunu bir yudumda içer gibi alırdım” diye mırıldandı. Ama elleri hala güçlüydü. Attığı her kovada nefes borusu yanarcasına öksürdü, gözleri yaşardı, ama geri durmadı.

Yarım saat sürdü, belki bir saat. Nihayet ateş, kükreyen bir aslanın inlediği gibi, bir anda sanki suya yatmıştı. Alevlerin zayıf gezintisi, közün arasından gelen ince çıtırtılar kaldı geriye. Mavi göğün en sert tonuna karışan gri duman hafifçe çözüldü.

Akşam karanlığı inerken köprünün kemer ilk kez karanlıkta değil, insan sıcaklığına tutuna tutuna soğudu. Taş, içten içe yıldız ışığını değil, ayakların terini emmişti. Ay henüz çıkmamıştı; ama nehir sırtında gümüş bir zarafet gizliyordu.

Köy halkı gecenin o yorgun saatinde meydanda toplandı. Boris Koleva aldı sözü. Bastonuna yaslanıp kemiklerini çıtırdatarak doğruldu: “Bugün taşın hakkını verdik; taş da bizi utandırmadı” dedi. Köprüye doğru baktı, rüzgarın salladığı ağaç yapraklarının arasında siyah bir kemer gibi seçiliyordu.

“Derler ki, insan yürüdüğü yolu kendi ayak izinden değil, arkasında bıraktığı ışıktan anlar.”

Georgi, başındaki ter bandını çözüp yere attı. Gözleri Tuna’nın dar kıyısında, çocukken mantar topladığı ada hayalinin bir çizgide silinişini izliyordu. Derin bir nefes aldı. Mariya, yırtılmış keten gömleğinin söküğünü fark edip geri çekildi. Doktor Dimitar onun fark edişini görünce gülümsedi. “Dikiş tutar” dedi, “Taş gibi sağlam olmasa da kalp kadar esnek.”

Boris Koleva bastonunu yere vurdu. Kalın ağacın diptteki yankısı, meydanda toplanan köylülerin yorgun bedenlerini titretircesine yayıldı.

“Bu köprü” dedi, “Taşla kurulmuş olabilir, ama bundan böyle karakterimizle ayakta kalacak.”

Sabah olduğunda köprünün kemerinden şafağın il ışıkları sızıyordu. Nehrin üzerinde alçak bir sis yayılıyor, kemerin gölgesi suya yeni bir ay sınırı çiziyordu. Boris Koleva, köprüden ilk geçen oldu. Bastonu her adımdan sonra taşın sırtına vuruyor, çıkan tok sesle kalbindeki ritmi dengeleyerek yürüyordu. Mariya, çıplak ayak yerine bu kez annesinin eski deri çizmelerini giymiş, onunla yan yana gidiyordu. Georgi ise teknesini kenara çekmiş, kürekleri kemere yaslamıştı; nehir, onun kederlerini dün gece suya bırakmış, geriye yalnızca köpüklü bir tebessüm kalmıştı.

Köprü artık yalnız taş bir yapı değildi, köyün övüncüydü. Fakat övünç, taşın yüksekliğinde değil, o taşa bulaşan terin tuzunda saklıydı. Yangının dumanı dinmiş, Tuna kabarıklığını çekmeye başlamıştı. Ama en önemlisi, köyün üstünde ölü toprağı serpilmişçesine ağır basan sessizlik, başka bir sessizliğe karışmıştı. Birbirine güvenen insanların konuşmadan anlaştığı o diri sessizlik.

Dimitar, meydanın orta yerinde durdu. Çantasını açmadan çevreye bakındı; belki ilk kez hastalık dışında bir sevinci muayene ediyor gibiydi. İçinden “Köprü, iki kıyıdan çok insanın iki halini birleştirir” diye geçirdi. “Bir yanda korku, öte yanda cesaret. Ortada ise o tufanı durduran tutkal: vicdan.”

Yıllar sonra köyün çocukları koşa koşa köprüyü geçecek, Tuna’nın kenarında topaç döndürecek, Mariya bir akşam üstü tam kemerin ortasına sandalyeler dizip kemanına telleyecek, Georgi’nin eski teknesi festival günlerinde süslenip masal teknesi olacak, Boris Koleva’nın bastonu kilise duvarına asılacak, doktor Dimitar şehre gelen öğrencilere köprünün tarihinde “Yangın günü” diye ders anlatacaktı.

Nehir, kendi gövdesinde taşıdığı unutulmaz hikayeyi sonsuza dek suyun hafızasına işledi. Taş köprü ise artık kuru bir kemer değil, her gün yeniden doğan bir kalbin kordonu oldu.

Ve köyün yaşlı çanı, yıllar sonra bile ne zaman çalsa, taşların arasında o günkü ayak izlerinin cılız yankısı duyulacaktı. Sanki çan, suya düşen ilk kovayla birlikte akrebi durdurmuş, dakikaları vicdanın sesiyle sonsuza dek mühürlemişti.

Boris, köprüye ve daha sonra da etrafındaki kalabalığa bakıp şöyle dedi:

“Bir köprünün gerçek ömrü, kemerlerindeki taş sayısında değil, üstünden geçen insanların gözündeki ışıltıdadır. Çünkü taş, yeterince güneş görünce ısınır. Ama insan kalbi, ancak bir başka kalbe değince anlaşılır. Birbirine değen her kalp, iki uzak yolu birleştirmenin en kestirme yoludur. “

08 Ağustos 2025 12-13 dakika 12 öyküsü var.
Beğenenler (2)
Yorumlar