Kedilerin Çobanı
Yıllar yıllar öncesinde Cizre’de pırıl pırıl bir çocuk varmış. Hayalperestmiş; sürekli hayal kurar, resimler çizer, dedesinden masallar, destanlar, şarkılar, türküler dinlermiş. Nenesinden Melaye Cizîrî’nin şiirlerini dinlemeyi ise ayrı bir sevdayla severmiş. Nenesinin dizinin dibinde oturur, onunla uzun uzun muhabbet edermiş. Nenesi bilgin bir kadınmış; edebiyatı, tarihi, coğrafyayı sanki yaşamış gibi anlatırmış. Torunu hayretler içinde dinler, her kelimeyi kalbine kazırmış.
Dedesi o daha dört yaşındayken bu dünyadan göçmüş. Bu yüzden dedesini, geriye kalan ses kayıtlarından tanımış. O kayıtları dinlediğinde, sanki zaman geriye sarar, o ses evin içinde yeniden yankılanırmış. Dedesi Cizre’de meşhur bir dengbêjmiş; sesiyle dağları susturan, sözüyle yürekleri titreten bir anlatıcıymış. Çocuk, kelimelere olan sevdasını belki de o seste bulmuş.
Çok meraklıymış; her şeyi araştırır, öğrenmek için durmadan sorular sorarmış. Bazen öyle sorular sorarmış ki büyükler bile şaşırır kalırmış. “Tek gerçek dostlarım kitaplarımdır,” dermiş; kitapların arasında kendine gizli dünyalar kurar, sayfaların arasında kaybolurmuş. Ama oyun oynamayı da çok severmiş. Sokaklarda koşturur, bazen dizlerini yarar, bazen üstünü başını kirletirmiş. Zaten yaramazlıklarıyla meşhurmuş; yaptığı her haylazlıkla ününe ün katarmış. Mahallede onu tanımayan yokmuş.
Ve yaşadığı mahallede ona bir lakap takmışlar: “Kedilerin Çobanı.” Kedileri çok severmiş. Sanki kediler de onu severmiş; peşinden ayrılmaz, sesini duyunca yanına koşarlarmış. Hatta küçükken bir gece yarısı evden çıkmış; evlerinin bahçesinde bir duvarın dibinde kedileri severken uyuya kalmış. Annesi fark edince deliye dönmüş, bütün aile aramaya çıkmış; sokak sokak dolaşmışlar. Onu bahçede, kedilerin arasında mışıl mışıl uyurken bulmuşlar.
Kedilerin peşinden çok koşarmış ama annesi kedilerden çok korkarmış. Bir gün eve bir kedi götürmüş; annesi korkudan bayılmış. Ev halkı ne yapacağını şaşırmış ama ne yapmışlarsa onu kedi sevgisinden vazgeçirememişler. Hep kedilerin arkasından koşmuş, duvarlara tırmanmış; hatta düşmüş de, dizleri kanamış… Ama içindeki o sevgi hiç tükenmemiş. Çünkü o, sevdiği şeylere yarım kalmayı bilmezmiş. Sevdiği her şey için can atarmış; kediler, kitaplar, hayaller…
O çocuk büyümüş. O çocuk artık bir şair. Şimdilerde şiirler yazıyor; kelimelerle kendi dünyasını kuruyor. Hâlâ sevdiği her şey için can atıyor. Sevgisi tükenmiyor; ne kedilere ne de hayatta sevdiği şeylere… İçindeki merak hâlâ capcanlı, içindeki çocuk hâlâ hayal kuruyor.
Ama çok da uzun zaman olmadan önce nenesini kaybetmiş. İşte o gün, kelimelerin yarısı susmuş gibi olmuş. Artık kimse ona şiirleri o yumuşak ses tonuyla okumuyormuş. Şimdi geceleri eline kitabı alıp Melaye Cizîrî’yi tek başına okuyormuş. Her mısrada nenesinin sesini arar, bazı kelimelerde durur, gözleri dalarmış. Sanki dizinin dibinde oturduğu günlere dönmek ister gibi, satırların arasına hatıralarını saklarmış.
Belki de bu yüzden şair olmuş. Çünkü bazı insanlar sevdiklerini kaybettikten sonra susar; o ise yazmış. Ve şimdi her şiirinde biraz nenesi, biraz dedesi, biraz da o kedilerin arasında uyuyakalan çocuk var. Hayalleri ise hâlâ dipdiri.
