Kişilik - Ay Kırık Şavka Bakarken - I/I
Bu yazı, 10.09.2013 tarihinde günün seçkisi olarak öne çıkarılmıştır.
Yağmur tüm şiddetiyle yağıyordu. Gök sanki kevgirleşmiş, bütün bulutlar el ele vererek bir anda yağmura dönüşmüş; karanlık, siyah bir çarşaf gibi şehrin üzerine örtülmüştü. İnsanlar, buğuların öptüğü pencerelerden gözleri yollarda olan sevdiklerine ve sıcak yuvalarına bir an önce kavuşmak için acele ediyorlardı. Kaldırımlarda insanlar yerine sanki şemsiyeler yürüyor, koşuyordu; bayanlı-erkekli, şemsiyeler. Rengârenk şemsiyeler... İnsan, yağmuru unutup gökyüzünden onlara baksa, lunaparkın neşesini, sahilin cıvıltısını, rıhtımın aceleciliğini ve de yalnız insanların anlaşılmazlığını görürdü. Her şeye rağmen lâmba direklerinin yanında, o soluk ışıkların aydınlattığı ufak alanda nöbet yerlerini terk etmeyen sokak satıcılarının kısık ve umutsuz sesleri, hareket eden başları, bin bir envaiçeşit ithal ve yerli malın bulunduğu tezgâhların başına insanları çekmeye yetmiyor, şiddetlenen yağmurun aksine onların satışları duruyordu. Satışların durması ile bakışlarına oturan para kazanamama üzüntüsü dikkatli bir gözlemcinin gözünden kaçmıyordu. Hele, gece kadar siyah saçların altında kömür gibi parlayan gözleri ve al al olmuş yanakları ile ufacık elleriyle mendil satan çocukların yüzlerindeki hüzün, sokağınkine karışıyordu.
Sarı taksilerin, sabahtan kalma dolmuşların, mütemadiyen öksüren körüklü otobüslerin ve özel arabaların işgal ettiği geniş cadde, yosma bir kadın bedeni gibi ileriye doğru kıvrılıyor, yolun iki kenarından akan sokak lâmbalarının insanın içine hüzün dolduran ölgün ışıkları, araçlarınkine karışıyor; fakat her iki ışık demetinin gücü geceyi aydınlatmaya yetmiyordu. Uzaktan gelen şehir içi vapurlarının üzüntülü ve umutsuz sesleri, köprü altında sabahlayacak arka mahalle çocuklarının kirli yüzleri ile çatlak ellerini hatırlatıyordu. İnsan, o çocukları düşündükçe, aklına çocukluğunda okuduğu Kemalettin Tuğcu öyküleri geliyordu. Ama o öykülerde, hiç olmazsa kahramanlar hikâyenin sonunda gülüyorlardı.
Siyah boyaları dökülmeye yüz tutmuş dar mazgallardan taşan yağmur suları, zaman geçtikçe çoğalıyor, yeni birikintilerle birleşerek güçleniyordu. O öbek öbek sulara hızla giren araçların tekerleklerinden sıçrayanlar ise kaldırımlarda yürümeye çalışanları daha da ıslatıyordu. İnsanların her zaman keyifle seyrederek geçtikleri dükkân ve mağaza vitrinlerine bakan bile yoktu Elif'ten başka. O ise erken çöken gecenin, yağan yağmurun, karanlığın, çakan şimşeklerin, acele eden, koşuşan insanların farkında bile değildi. Uzun kömür saçları sırılsıklamdı. Islak saçları geceyle ve yağmurla beraber daha da parlıyordu. Geniş alnının yanlarından iki perçem sarmaşık gibi sarkıyordu.
Saçlarından akan yağmur suları, kaşlarının üzerinden dolgun yanaklarına, çenesine derken yere damlıyordu. Sabah güneşinin kendini göstermesine aldanmıştı. Kırmızı gömleği sırılsıklamdı. İçinde ten rengi atleti ve sutyeni belli oluyordu. Elif ise tüm bunların farkında değildi; zaten kimse de onun farkında değildi. Sağ eliyle minik siyah kol çantasının kulbundan sıkıca tutuyor, sol eliyle siper ettiği gözleriyle vitrinlere bakıyordu. Boyu uzun, yaşı otuza yakındı. Acele ediyor, sanki bir randevuya yetişmeye çalışıyordu.
'Nasıl unuturum! Bugün onun doğum günüydü. Off! Bu havada ben ne hediye alacağım? Nasıl da ıslandım' diye kendi kendine kızarken birden gözüne, bir barın geceleyin ilerleyen zamanlarında sigara dumanından kaybolmaya başlamış gibi görünen lâcivert spot lâmbanın aydınlattığı bir kravat ilişti. Gökkuşağı gibi rengârenkti. Aceleyle hemen mağazaya girdi. Yüzüne, klimadan gelen sıcak hava çarptı. Kendisi ile beraber içeriye giren yağmur suları mağazanın marley döşemeli zeminine damlamaya başladı. Yağmur damlacıklarıyla gelen ıslaklık, anlamlı yüzünü daha da güzelleştirmişti, hele sıcak hava da vurunca yüzü daha da kızarmış, usta bir ressamın tuvalinden fırlayan gölgeli, bir o kadar da gizemli pembelik yanaklarına vurmuştu.
İşte o an bayan kıyafetlerinin bulunduğu reyonun arka tarafında duran erkek elemanı görünce birden şaşırdı, sanki içeride kendisinden başka kimseyi bulacağını sanmıyordu. Dışarıdaki heyecana, koşuşturmaya ve aceleye inat içerisi son derece sakin ve dinlendiriciydi. Sımsıcaktı. Elif, sanki klasik müziğin çaldığı bir kafeye girmiş, akşam kahvesini içerken günün yorgunluğunu atacaktı.
Elif, uzun kirpiklerinin arasından baktığı eleman, kıvırcık siyah saçlı, uzun boylu, elmacık kemiklileri çıkık gençten biriydi. Gülümseyen yüzü tıraşlıydı. Üzerinde açık deniz mavisi renginde bol kesimli bir gömlek vardı. Eleman, bu gömleğiyle daha çok yetmişli yılların ortalarında dağa taşa 'Umudumuz Ecevit; Umudumuz Karaoğlan' yazan parti sempatizanlarını anımsatıyordu. Hâlbuki o yılları sorsak, insanların Ecevit'in peşinden bir ümit, hayal uğruna maddi bir beklentileri olmadan, hatta daha da ötesi kendi ceplerinden paralar harcayarak otobüsler tuttuklarını, ürkek geceler boyu gaz lâmbalarının kısık ışıkları altında dövizler, pankartlar hazırladıklarını söylesek şaşardı genç ve yakışıklı adam. 'Olamaz' derdi. Ee normaldi, kapitalizmin birey üzerindeki etkilerini Elif karşısındaki adamda görüyordu. Ama yine de bu gençte ilgi çekici bir şeyler vardı. Bir yabancılık, soğukluk, o soğukluğun altında kendini beğenmişlik ve öz güven vardı. Denizi çağrıştıran dalgalı saçları genci daha da çekici gösteriyordu. Hele gözleri... Derin bakıyorlardı, manidar ve ben buradaydım dercesine. İri, deniz mavisi gözleri vardı, kaşları kalın ve gürdü.
Elif daha ilk şaşkınlığını atlatamadan satıcı:
? Hanımefendi!
? Hıı!
?Çok ıslanmışsınız. Lütfen! Şöyle otursanız. Size saç kurutma makinesi getireyim, hasta olacaksınız, derken bir taraftan da satıcının mavi gözleri, Elif'in önce buğuların okşadığı pembemsi yüzüne, oradan beyazımsı ince ve narin boynuna, yuvarlak omuzlarına derken utangaçça vücuduna yapışan gömleğin sunduklarına bakıyordu. Fakat genç kendini çabucak topladı. Elif, kıyafetinin yarattığı sıkıntının farkına ancak o zaman vardı, hafifçe utandı, yüzü daha da kızardı ama o an yapabileceği fazla bir şey de yoktu. Bir an için daldı, alacağı hediyeyi ve randevusunu unuttu, anıların hangi anına gittiğini kendisi bile anlamadı. Bir bulutun gülen gözlerinde, çocukken babasının aldığı ve bir bayramda giydiği önü açık bilekten bağlamalı pembe ayakkabısını gördü. Derken gençliğinin masum sevdalarının izdüşümlerinin güneşin ışıklarını sevdiği mavi sularda kımıldanışlarını seyretti. İçinde anlamlandıramadığı bir şeyler kımıldadı. Bir yük treni ağır ağır rayların üzerinde hareket ediyor, iki dağın arasından geçiyordu. İki dağın arasından. Elif, zamanın aldatmacalarında dolaşıyordu. Suat'ın silueti karşıdaki aynada yansır gibi oldu. Bakıyordu... Suskun anlamların oynaştığı yıldızlar, kırgınca evlerine, odalarının yalnız anlarına çekiliyordu.
Gencin arka tarafa gitmesiyle dönmesi bir oldu. Elindeki saç kurutma makinesini prize taktı. Elif'in yağmurdan dümdüz olmuş saçlarını usulca kurulamaya, mis gibi kokan saç tellerini birbirinden ayırmaya başladı. Parmakları ince, uzun ve pamuk kadar yumuşaktı. Satıcı üzerine doğru eğildikçe, O'ndan gelen hafif bir lavanta kokusu Elif'in burnuna doğru geliyor ve Elif'i gittikçe sarıyordu. Makineden yayılan sıcak havayla beraber kuruyan saç telleri havaya doğru uçuşuyordu.
15 ekim 2008 21:00 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz