Kül saati 2 Bölüm
Bölüm 2
Saat kulesinin içinde, yeniden çalışmaya başlayan mekanizmanın tekdüze vuruşları arasında kaldı. Dişliler döndükçe taş duvarlar titriyor, sanki kule nefes alıyordu. Harun, merdivenlere doğru bir adım attı ama ayakları yerinden kıpırdamadı. Aşağıdan gelen sesleri duyabiliyordu artık: ağlayanlar, fısıldaşanlar, birbirine sarılanlar.
Kasaba uyanmıştı.
Fakat Harun, kendisinin uyanıp uyanmadığından emin değildi.
Ellerine baktı. Parmaklarının uçları kül gibi dağılmıyordu ama eskisi gibi de değildi. Teninin altında saat dişlilerine benzeyen ince çizgiler belirmişti. Nabzını yokladı; kalbi atıyordu ama her atış, bir saniye gibi düzenliydi. Ne hızlı, ne yavaş. Tam olması gerektiği gibi.
İlk kez, zamana ait olduğunu hissetti.
Merdivenlerden biri gıcırdadı. Harun irkildi. Kuleye çıkan biri vardı.
“Harun?” diye seslendi bir kadın.
Bu sesi tanıyordu.
Lâl.
Kadın, basamakları ağır ağır çıktı. Onu gördüğünde durdu. Harun’un yüzünde alışılmadık bir sakinlik vardı; ne korku ne de sevinç. Sanki uzun zamandır beklediği bir yere nihayet varmış gibiydi.
“Çalıştırdın,” dedi Lâl. “Bunu yapan çok az kişi oldu.”
“Bitti mi şimdi?” diye sordu Harun.
Lâl başını iki yana salladı. “Hayır. Sadece başladı.”
Aşağıda kasabada zaman yeniden akıyordu ama bu akış kırılgandı. Eğer kule bir kez daha durursa, bu kez sadece anılar değil, insanlar da eksilmeye başlayacaktı. Lâl bunu söylemedi ama Harun anladı. Kül Saati her zaman bir bedel isterdi.
“Ben mi kalacağım?” dedi Harun sessizce.
Lâl cevap vermeden kule duvarına yaslandı. “Birinin kalması gerekir. Saat kendi kendine dönmez.”
Harun aşağıya baktı. Kasaba küçücük görünüyordu. Sokaklar, dükkânlar, evler… Hepsi onun tamir ettiği saatler gibiydi. Zamanında müdahale edilmezse bozulacak, geç kalınırsa tamamen duracak şeyler.
“Ya ben gidersem?” diye sordu.
“Gidersen,” dedi Lâl, “zaman bir süre daha akar. Sonra insanlar yeniden susmayı seçer. Unutmayı. O zaman kül daha hızlı birikir.”
Harun gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi. Hayatı boyunca hep gitmek istemişti ama kalmıştı. Şimdi ise ilk kez kalmak bir seçimdi.
“Ben zaten aşağıya hiç ait olmadım,” dedi.
O an kule sarsıldı.
Harun’un gözleri karardı. Bir an için kendini çocukken gördü; dükkânda saat parçalarıyla oynarken. Sonra gençliğini gördü; bavulunu toplayıp kapının önünde durduğu ama çıkamadığı anı. Sonra yaşlılığını… Henüz yaşamadığı ama içinde taşıdığı o sessiz yorgunluğu.
Hepsi aynı anda geçti içinden ve kül oldu.
Lâl geri çekildi. “Zaman seni kabul ediyor,” dedi fısıltıyla.
Harun dizlerinin üzerine çöktü. Göğsünde bir ağırlık vardı ama bu acı değildi. Daha çok, bir yükün yerini bulması gibiydi. Saat mekanizması hızlandı, sonra yavaşladı ve nihayet dengelendi.
Dışarıda gün ağarıyordu.
Kasabada insanlar birbirlerine Harun’u sormaya başladı. Kimileri onun gece kuleye çıktığını hatırladı, kimileri dükkânını kapattığını. Birkaç kişi kuleye yöneldi ama kapı açılmadı. Anahtar deliği bile yoktu artık.
Günler geçti.
Saatler hep doğruyu gösterdi. Trenler kasabada durdu. Gidenler oldu ama bu kez vedalar eksik kalmadı. Kalanlar, içlerinde bir boşluk hissetti ama bunun ne olduğunu tam çıkaramadılar.
Bazen gece yarısı, saat kulesinden hafif bir ışık sızardı. Çok dikkatli bakanlar, bir siluet gördüklerini iddia etti. Merdivenlerde duran bir adam. Elinde ne çanta ne anahtar. Sadece zamanı dinleyen biri.
Lâl bir daha kasabaya uğramadı.
Ama başka kasabalarda, başka saat kulelerinde, insanlar bazen aynı ismi fısıldadı:
“Bir saatçi varmış…”
Kimse yüzünü hatırlamıyordu.
Ama saatler çalışıyordu.
Ve zaman, artık küle dönüşmüyordu.

