Mavi Çaydanlığın Buğusu
Kadir Efendi, marangoz dükkânının aralık kapısından sızan sarı ikindi güneşine doğru baktı. Rendelediği çam tahtasının kokusu, dükkânın köşesindeki emektar kuzine sobanın üzerinde tüten kaynar suyun kokusuna karışıyordu. Bu dükkân, kasabanın zamana direnen son sığınağı gibiydi. Ne bilgisayarlı kesim makineleri girebilmişti içeriye ne de "vaktim yok" telaşı.
Sobanın üzerindeki mavi emaye çaydanlık, Kadir Efendi’nin tek dert ortağıydı. Sırlı boyası yer yer dökülmüş, kulpu tellenerek tamir edilmişti ama demlik her daim sıcaktı.
Öğleye doğru dükkânın tahta kapısı gıcırdadı. İçeriye, üstü başı marka kıyafetlerle dolu, elinde telefonundan gözünü ayırmayan genç bir adam girdi. Kasabaya yeni atanan kaymakamın şehirde okuyan oğlu Kerem’di bu.
"Kadir Usta kolay gelsin," dedi Kerem, gözü hâlâ ekrandayken. "Babam dedi ki, eski bir ceviz sehpa var evde, ayağı sallanıyor. Bir bakabilir miymişsin?"
Kadir Efendi elindeki rendeyi yavaşça tezgâha bıraktı. Üstündeki talaşı elinin tersiyle süpürdü. "Aleykümselam evlat," dedi tebessümle. "Selamla giren, bereketiyle gelir. Geç otur şöyle."
Kerem mahcup oldu, telefonu cebine attı. "Kusura bakma usta, acelem var da... Arkadaşlar şehir merkezinde bekliyor, otobüse yetişeceğim."
Kadir Efendi hiç istifini bozmadan sobaya doğru yürüdü. Çaydanlığı hafifçe salladı. "Acele giden ecele gider derler evlat. Otobüs kaçar, yenisi gelir. Ama şu an kaçarsa, bir daha bu yaşın, bu ikindin geri gelmez. Bir bardak çayımı içmeden bir adım attırmam."
Kerem, ustanın sesindeki o tatlı ama itiraz kabul etmeyen otoriteye teslim oldu. Tezgâhın yanındaki alçak ahşap tabureye oturdu.
Kadir Efendi, tavşankanı çayı iki ince belli bardağa doldurdu. Biri Kerem’in önüne koydu. Çayın buğusu ikisinin arasında hafif bir perde gibi yükseldi.
"Ne yaparsın şehirde?" diye sordu Kadir Efendi.
"Mühendislik okuyorum usta. Her şey çok hızlı orada. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Bazen nefes alacak vakit bulamıyorum."
Kadir Efendi derin bir iç çekti. Elindeki çay bardağını iki avucuyla kavradı, sanki sıcaklığını sadece elleriyle değil, ruhuyla da hissetmek istiyordu.
"İşte sizin zaman dediğiniz şey ile bizim zamanımız farklı evlat," dedi duvardaki sarkaçlı saati işaret ederek. "Siz zamanı bölüyorsunuz; dakikalar, saniyeler, saliseler... Bölündükçe küçülüyor, küçüldükçe yetmiyor size. Biz ise zamanı bütün yaşarız. İş yaparken işin, çay içerken çayın, sohbet ederken dostun içinde oluruz. Zamanı bölmezsen, zaman sana yeter."
Kerem bardağından bir yudum aldı. Çayın tadı bile farklı gelmişti gözüne. Gerçekten de bir süredir telefonuna bakmadığını, aklının otobüste olmadığını fark etti. Dükkândaki çam kokusu, rendenin çıkardığı o ritmik seslerin hatırası ve ustanın sakinliği içine işlemeye başlamıştı.
"Peki ya hedefler, gelecek?" diye sordu Kerem, sesi bu kez daha kısıktı.
Kadir Efendi gülümserken gözlerinin kenarındaki çizgiler derinleşti. "Gelecek, şu an ektiğin tohumun meyvesidir. Tohumu ekmeden meyvenin hayaliyle koşarsan, yolda ayağın taşa takılır. Bak şu tabureye..." eliyle Kerem’in oturduğu ahşabı gösterdi. "Bunu elli yıl önce babam rendeledi. Acele etseydi, budağını temizlemeseydi, bugün sen üzerinde rahat oturamazdın. İşi güzel yapmak, zamana hürmet etmektir."
Sohbet derinleştikçe saatlerin nasıl geçtiğini ikisi de anlamadı. Otobüs çoktan kaçmıştı ama Kerem’in içinde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Güneş kasabanın tepelerinin arkasında kaybolurken Kerem ayağa kalktı. Elini Kadir Efendi’ye uzattı, sonra hürmetle öptü.
"Usta," dedi, "Sehpayı yarın ben getireceğim dükkâna. Ayağını beraber tamir edelim, olur mu?"
Kadir Efendi’nin gözleri parıldadı. "Gönülden razı olurum evlat. Çaydanlık hep sobada, kapı daima açık."
Kerem dükkândan çıktığında akşamın serinliği yüzüne vurdu. Cebindeki telefon çalıyordu ama bu kez hemen açmadı. Derin bir nefes aldı, adımlarını yavaşlattı ve ilk defa gökyüzündeki ilk yıldızın belirişini seyretti. Zaman akıyordu evet, ama artık onu kovalayan biri değil, onunla yan yana yürüyen biri vardı.