Mıknatısa Çekilen Çivi
Gözlerini açtığında hâlâ alarmı çalmamıştı; vücudu kendi kendini uyandırmıştı. Gerçekten dinlenmiş miydi, yoksa dünkü gerginliğin verdiği karamsarlık mı kendini gösteriyordu? Saate baktı; alarmın çalmasına hâlâ 43 dakika vardı. Sıcacık yorganın içinde, kollarını yorganın dışına çıkararak gerindi.
Dünü aklından bir kez daha geçirdi. Neler olmuştu? Neden insanların her dediğine, her fikrine bu kadar kulak asıyordu? İnsanların kendisi hakkındaki düşünceleri neden bu kadar önemliydi? Sıradan bir insandı işte; onların da kendisinden bir fazlası yoktu ki. Herkes gibi onların da iki kolu, iki bacağı, iki gözü, bir ağzı vardı.
Bunları düşünürken aklına Marcel Proust’un sevdiği söz geldi:“Vücudumuz sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız…” “Kalp,” dedi iç sesi, “tüm benliğimi kontrol altına alıyor. Oysa ben mantığıyla tanınan bir insanım. Şu iç sorgulamamı beni tanıyan birine anlatsam bayağı gülerdi; ‘Ben seni böyle tanımazdım’ derdi…”
Kalp ne tuhaf bir organ… Avuç içi kadar ama tüm bedene hükmedebiliyor. Yeri geliyor beyinle kallavi savaşlar yapıyor; istemediğin işler yaptırıyor, ruhunu sıkıştırıyor, yanlış kararlarda acını hafifletiyor. İç sesini susturup yatağında olduğunu fark ettiğinde ise gecenin bir vakti uyandırıp felsefi düşüncelere sokabiliyor.
Kendi iç dünyamda derin fikirlere dalabilirken nasıl oluyor da bazen dut yemiş bülbül kesilebiliyorum? Kendi fikirlerimi neden söyleyemiyorum?
Dünkü sohbet ne kadar iyiydi… Amaç bir doğru bulmak ya da yatıştırıcı sonuçlara ulaşmak değil; hissedileni söylemek ve tartışabilmekti. Konuşulanları hatırladı: Spinoza, Tanrı, doğa, zorunluluk… Cümleler uçuşuyordu. Herkes bir yerden tutuyordu meseleyi. O da tutmuştu aslında. İçinden. Ama dışarıdan bakıldığında sadece dinliyordu.
O an dinlemek konuşmaktan daha kolay gelmişti. Daha güvenli… Bir cümle kurup yarım kalmaktansa, yanlış anlaşılmaktansa, düşüncesini toparlayamayıp eksik görünmektense susmak daha rahattı. Dinlemek daha temizdi. Zaten başkalarının fikirlerini beğenmediği için değildi susuşu; hatta çoğuna katılıyordu. Bazı yerlerde içinden “Hayır, mesele bu değil” dediğini hatırladı. Ama o “hayır” dudaklarına kadar gelip geri dönmüştü.
Neden? Çekindiği için. Kalabalıkta cümle kurmak, kendi zihnindeki kadar kolay değildi. Orada, masada, kelimeler sanki ağırlık kazanıyordu. İçinde berrak olan düşünce, dışarı çıkarken bulanıklaşacakmış gibi geliyordu. Oysa şimdi, yatağın içinde, her şey netti.
Dün masada özgür iradeyi tartışıyorlardı. Kimimiz seçim dedi, kimimiz bilinç dedi. Ama kimse şunu yeterince derin söylemedi:
Belki de “ben karar verdim” dediğimiz şey, zaten çoktan verilmiş bir kararın hikâyesiydi.
Ben sustum.
Ama gerçekten sustum mu?
Yoksa o anki çekingenliğim, geçmiş deneyimlerim, kalabalıkta konuşma alışkanlığımın olmayışı, yanlış anlaşılma korkum… Hepsi birleşip beni susturdu ve ben buna “dinlemeyi tercih ettim” mi dedim?
Eğer Spinoza haklıysa, ben mıknatısa doğru çekilen çivilerden biriyim.
Bu cümle zihninde yankılanırken beklemediği bir şey oldu. Felsefi bir düşünce olarak kalması gereken o cümle yavaşça yön değiştirdi. Soyutluktan çıkıp somut bir yüze doğru kaydı. Masadaki sandalyeler, bardaklar, konuşmalar… Ve o. İsmini bile zihninde tam telaffuz edemediği o kişi.
Bir anda bütün düşüncelerinin yönü değişmişti. Az önce özgür iradeyi sorgulayan zihni, şimdi çok daha kişisel bir sorunun eşiğindeydi:
Ben gerçekten mıknatısa çekilen bir çivi miyim?
Yoksa… ona mı çekiliyorum?
O ana geri döndü. Masada herkes konuşurken gözlerinin istemsizce kaç kez o yöne kaydığını hatırladı. Bir cümle kurulurken onun nasıl başını hafif yana eğdiğini, bir şey düşünürken dudaklarını nasıl büzdüğünü, gülüşünün konuşmanın ritmini nasıl değiştirdiğini…
Bunları o anda fark etmemişti. Ya da fark etmemeyi seçmişti. Belki de insan en çok, adını koyarsa gerçek olacak şeylerden korkuyordu.
“Özgür irade.”
Kelime zihninde tekrar belirdi. Ve bu kez sorunun yönü değişti:
Aşkta özgür irade var mı?
Kimse o akşam bunu sormamıştı. Belki de en tehlikeli soru buydu. Çünkü özgür irade yoksa… bu his bir seçim değildi. Bir karar değildi. Bir tercih hiç değildi. Sadece olmuştu. Bir anda, fark edilmeden, sessizce. Tıpkı şu an olduğu gibi.
Onunla konuşmayı seçmemişti. Onu düşünmeyi planlamamıştı. Hatta kendine itiraf etmeyi bile henüz başaramıyordu. Ama zihni çoktan yön değiştirmişti.
Demek kalp sadece beyinle savaşmıyordu, diye düşündü. Bazen özgür iradeyle de savaşıyordu. Belki de insan “ben istedim” diyebilmek için zaten gerçekleşmiş olan şeylere sonradan hikâye yazıyordu.
Belki de aşk, özgür iradenin en zarif yenilgisiydi.
Gözlerini tavana dikti.
Eğer Spinoza haklıysa…
Bu sadece bir başlangıçtı.
Ve en korkutucu olan şey…

