Papatyalar ve Kitaplar
Kendi dünyasını yaratan küçük bir kız çocuğu, kitaplarıyla çok mutlu…
Bu yazı, 08.10.2026 tarihinde günün seçkisi olarak öne çıkarılmıştır.
Küçük bir köyden büyük şehre taşınan bir kız çocuğu vardı.
Kendini kabul ettirebilmek için türlü türlü numaralar yapardı. Arkadaşları onun konuşmasıyla, kıyafetiyle, ayakkabısıyla dalga geçerlerdi. Çünkü onlarınki gibi güzel eşyaları yoktu.
O, komşu kızının verdiği, eski, yerlere kadar uzanan mavi bir önlük giyerdi. En büyük hayali ise belinde kuşağı olan, arkadan bağlamalı güzel bir mavi önlük giymekti.
Okula ilk geldiği gün aslında herkes onunla ilgilenmişti. Yanına gelmiş, ona sorular sormuşlardı. Kız da onların kendisini sevdiğini sanmıştı.
Ama merakları geçince artık kimse ona soru sormamaya, yanına gelmemeye başlamıştı.
Kız akşam eve gidince düşündü.
Düşündü, düşündü, düşündü.
Sonunda aklına bir fikir geldi.
Bir oyun tasarladı.
Ertesi sabah arkadaşlarının yanına gidip:
“Biz köyde çok güzel bir oyun oynardık. Size öğreteyim mi?” diye sordu.
“Öğret,” dediler.
Kız, bir gece önce tasarladığı oyunu anlatmaya başladı.
İki farklı grup olacaklardı. Her grubun bir tutsağı olacaktı. Bir grubun tutsağı diğer grubun evinde, diğer grubun tutsağı ise karşı tarafın evinde bulunacaktı. Takımdaki çocuklar, kendi tutsaklarını kurtarmaya çalışacaklardı. Kim kendi tutsağını kurtarıp koşarak geri getirebilirse oyunu o kazanacaktı.
Arkadaşları oyunu çok sevdi.
Günlerce oynadılar. İki ayrı ev yaptılar. Bir grup karşı tarafın tutsağını korurken diğerleri koşup kendi tutsaklarını kurtarmaya çalıştı.
Kız çok mutluydu.
Sonunda arkadaşları onunla oynuyordu.
Ama zaman geçti.
Oyuna duydukları heves de zamanla azaldı.
Yine kızla kimse oynamamaya başladı.
Kızlar kendi aralarında konuşuyor, gülüşüyor; erkekler kendi aralarında oyun oynuyordu. O ise bir kenarda yalnız başına oturuyordu.
Ne konuştuklarını çok merak ediyordu.
“Acaba ne anlatıyorlar?”
“Bu kadar konuşacak ne buluyorlar?”
Sonra yine eve gitti.
Düşündü.
Düşündü.
Düşündü.
Ve başka bir oyun tasarladı.
Belki bu oyunlar gerçekten vardı, belki de küçükken bir yerlerden duymuştu. Emin değildi.
“Bunu da çok sevecekler,” diye düşündü.
Ertesi gün arkadaşlarının yanına gidip:
“Size bir oyun daha öğreteyim mi?” dedi.
“Tabii, öğret. Hadi!” dediler.
“Bu oyunun adı “Papatya””
Bir parça tebeşir aldı ve yere kocaman bir papatya çizdi.
“Hepimiz bir çiçek olacağız. Herkes bir çiçek ismi alacak. Bir kişi ebe olacak. Ebe hangi çiçeğin ismini söylerse o çiçek papatyanın ortasına atlayacak. Biz de kaçacağız. O, yirmiye kadar sayacak. Sonra ilk kimi yakalarsa bu sefer o ebe olacak.”
Oyunu o kadar çok sevdiler ki sürekli oynamaya başladılar.
Bizim kız ise hep papatya olurdu.
Papatya olmayı çok severdi.
Çünkü kendi köyünün dağlarında her yerde papatyalar vardı. Küçükken papatyalardan taç yapardı.
Papatyalar ona köyünü hatırlatırdı.
Köyünün güzelliğini, arkadaşlarını, o mutlu günleri…
Ah, o mutluluk…
Kendini kabul ettirme çabasına girdikçe eskisi gibi mutlu olamıyordu.
Bazen evden annesinin ördüğü örgü iplerinden okula götürürdü. Arkadaşları daha önce hiç böyle ipler görmedikleri için hemen ilgileri onun üzerine çevrilirdi.
Kız yine çok mutlu olurdu.
İplerle yeni oyunlar uydurur, kendi şarkılarını söyler, ip atlardı.
Bir şekilde arkadaşlarının yanında kalmaya çalışırdı.
Ama hayat onun için çok zordu.
Bir süre sonra vazgeçti.
Artık kimseye kendini sevdirmeye çalışmak istemiyordu.
Yeni oyunlar uydurmak, gidip bir şeyler anlatmak, insanların ilgisini çekmeye çalışmak istemiyordu.
Sonra okulun kitaplığı dikkatini çekti.
Oradan bir kitap aldı.
Ömer Seyfettin’in Perili Köşk isimli kitabıydı.
Kitabı okumaya başlayınca öylesine heyecanlandı, öylesine güzel bir dünyanın içine girdi ki iki günde bitirdi.
Ertesi gün gidip başka bir kitap aldı.
Onu da bir iki günde bitirdi.
Kitaplar ona o kadar güzel şeyler anlatıyordu ki…
O kadar güzel hayaller kurduruyordu ki…
Artık birilerinin onu sevmesine ihtiyacı yoktu.
Arkadaş bulmasına da ihtiyacı yoktu.
Çünkü arkadaşlarını bulmuştu.
Kitaplar…
Ve kitaplar ona çok iyi geliyordu.
Yıllarca kitapların içinde kayboldu.
Monte Cristo Kontu’nu hayal eder dururdu.
“Keşke onu tuzağa düşürmeselerdi,” diye düşünürdü.
Vurun Kahpeye mi, başka bir hikâye mi; hangi kitabı okursa okusun, her biri ona başka bir hayatın kapısını açardı. Bazıları onu ağlatır, bazıları heyecanlandırır, bazıları ise günlerce düşündürürdü.
Her gün yeni bir şey öğreniyor, yeni hayatlar tanıyordu.
O kadar çok kitap okudu ki…
Ve hepsi o kadar güzeldi ki…
O, kendi dünyasında mutluluğun yolunu bulmuştu.
Ağlamak istediğinde Fareler ve İnsanlar’ı okurdu.
Biraz heyecan istediğinde Duma Adası’na sığınırdı.
Bazen de Simyacı’yla birlikte kafasını karıştırır hayatı sorgulardı.
Ah, kitaplar…
İyi ki vardılar.
İyi ki onu yalnız bırakmadılar.
İyi ki elinden tuttular.
İyi ki ona arkadaş oldular.
Karanlığına ışık, geçmek bilmeyen gecelerine gündüz oldular.
Gerçi geceleri ışığı açıp kitap okuduğunda annesi kızardı, o ayrı…
Bu yüzden küçücük bir kitap ışığı almıştı.
Annesi uyuduktan sonra o küçücük ışığın altında sabaha kadar kitap okurdu.
Çünkü artık biliyordu.
Kendisini kabul ettirmek zorunda değildi.
Şanslıydı.
Böylece yıllar geçti.
Bizim hayalperest kız büyüdü.
Anladı ki; farklı olmak zordu.
Çünkü farklı olan dışlanırdı.
O dışlandığı hayatta kendine bir dünya kurmuştu.
O dünyanın adı bazen köyündeki papatyalardı…
Bazen annesinin ördüğü ipler…
Ama en çok da kitaplar…
Ve o dünyada asla yalnız kalmamıştı…