Ruhumuzu Temizleyen Kahraman
Ruhumuzu Temizleyen Kahraman
Ertesi sabah, güneş henüz Bursa’nın üzerine doğmamışken, Ayaz'ın yerini ince bir sis almıştı. Ercan’ın o zorlu hayatı ve mücadelesi aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Kalbimde tarif edemediğim bir sızıyla kendimi yine aynı sokağa attım. İnsanlık; sadece güzel sözlerde değil, o ayazda titreyen bir ele uzatılan sıcaklıkta saklıydı.
Sokağın köşesinde, önce o derme çatma arabayı gördüm. Arabanın üzeri özenle istiflenmiş kartonlarla doluydu. Ercan, bir elinde bayat bir ekmek parçası, diğer elinde ise çöpten bulduğu plastik bir kapla mahallenin kedilerini besliyordu. Kediler, onun etrafında sanki birer koruma ordusu gibi dolanıyordu; o ise soğuktan morarmış elleriyle onların başını okşuyordu.
"Günaydın Ercan," dedim sesim titreyerek.
Doğruldu, gözlerindeki o derin hüzne rağmen yüzüne bir aydınlık oturdu. "Sana da günaydın beyim," dedi. Sesi rüzgarda uçuşan bir kağıt parçası kadar yorgun ama bir o kadar da toktu.
Cebimden çıkardığım sıcak poğaçayı ona uzattım. Önce çekindi, ellerine baktı; sonra bana döndü. "Benim karnım tok beyim, sağ olasın," dedi. Oysa o tok dediği karnın sadece onuruyla doyduğunu biliyordum. Israr edince poğaçayı aldı ve ikiye böldü. Yarısını yanındaki çelimsiz kediye uzattı, yarısını ise kendine ayırdı.
O an Ercan’ın arabasından başka hiçbir şeyinin olmadığını ama yüreğine bütün sokağın merhametinin sığdığını anladım.
Aradan geçen günler boyunca Ercan, bu sokağın görünmez bekçisi oldu. Kimseye el açmadı, kimseden karşılıksız bir lokma istemedi. Alın teri, o soğuk kaldırımlarda parlayan en değerli mücevherdi. Ne zaman bir karton toplayıcısının tekerlek sesini duysam, oradan bir "adamın" geçtiğini bilirim. Çünkü bazı adamlar dünyayı gürültüyle kirletir, bazıları ise Ercan gibi, dünyanın çöplerini toplayarak ruhumuzu temizler.
O gecenin ayazı, yerini bir felaketin sıcaklığına bıraktı. Mahallenin en eski apartmanlarından birinden yükselen çığlıklar, gecenin ıssızlığını bıçak gibi kesti. Üçüncü katın pencerelerinden süzülen dumanlar, gökyüzünün karanlığına karışıyordu. Sokak bir anda ana baba gününe döndü.
İnsanlar pencerelere fırladı, itfaiye sirenleri uzaktan duyulmaya başladı. Sokakta büyük bir kargaşa kopmuştu; herkes panik içinde sağa sola koşuşturuyor, alevlerin uzağına kaçıyordu. Kimse içeri girmeye cesaret edemiyordu.
Tam o sırada, dumanların arasından sıska bir gölge belirdi.
Eski püskü ceketinin önünü kapatmış, yüzüne ıslak bir bez bağlamış olan kişi Ercan’dı. Kimsenin cesaret edemediği o kapıdan içeri, alevlerin kalbine daldı. Kalabalık nefesini tuttu. Dakikalar asır gibi geçti. Ercan içeriye bir hayat kurtarmaya girmişti.
Birkaç dakika sonra Ercan, kucağında bir çocukla dumanların içinden dışarı fırladı. Yüzü is içindeydi, elleri yanmıştı ama kucağındaki küçük canı sımsıkı tutuyordu. Çocuğu annesine teslim ettiğinde, dizlerinin üzerine çöktü. Hiçbir şey demedi. Ne bir teşekkür bekledi ne de bir karşılık istedi.
O gece mahalleli gerçek bir kahraman görmüştü. Sessizce çöplerden rızkını toplayıp başkasının canı için kendi canını ortaya koyan bir kahraman karşımızda duruyordu...
İtfaiye yangını söndürdüğünde, mahalleli Ercan’ın etrafını sardı. Ona yardım etmek, para vermek istediler. Ercan ise sadece ayağa kalktı, derme çatma arabasının koluna yapıştı ve hafifçe gülümsedi.
"Ben işimi yaptım beyim," dedi sadece. "Hakkım olmayan parayı istemem, ben sadece kartonlarımı satarım."
O günden sonra ne zaman Ercan geçse, o sokağın en lüks dairesinden en küçük bakkalına kadar herkes ayağa kalktı. Çünkü Ercan sadece karton toplıyordu; o, bu bozuk düzenin içinde kaybolmaya yüz tutmuş "insanlığı" topluyordu.
Aradan yirmibeş yıl geçmişti. Bursa’nın o ayazlı sokakları yine aynıydı ama binalar yükselmiş, dükkanlar değişmişti. Artık yaşlanmış olan ben, yine aynı köşede durmuş, rüzgarın sert esintisine karşı paltoma sarılıyordum.
Gözüm, sokağın kenarındaki derme çatma, paslanmış bir el arabasına ilişti. Yanında duran genç bir adam, şık takımıyla ama hüzünlü bakışlarıyla arabayı inceliyordu. Yanına yaklaştım. Genç adamın gözleri doluydu; elini o eski demir tutamağa koymuş, sanki bir kutsal emanete dokunur gibi onu okşuyordu.
"Onu tanır mıydın?" diye sordum usulca.
Genç adam irkilerek bana döndü. Gözlerindeki o tanıdık parıltıyı hemen tanıdım. O, yıllar önce alevlerin arasından Ercan’ın kucağında çıkan o küçük çocuktu.
"O benim hayatımı kurtardı bey amca," dedi sesi titreyerek. "O gün o yangından beni çıkarıp anneme verdiğinde yüzü simsiyah isti. Adını bile söylememişti. Yıllar sonra adının Ercan olduğunu öğrendim. Ben bugün bir mühendissem ve bu şehre binalar yapıyorsam; bu durum, o gün o adamın nasırlı elleriyle beni ateşten çekip alması sayesindedir."
Cebinden küçük, kenarları kıvrılmış bir kitap çıkardı. Ercan’ın o eski arabasının köşesinde sakladığı, eksik sayfalı kitaptı bu.
"Onu son gördüğümde bu arabayı buraya bırakmıştı. Bana bakıp 'Kitabın geri kalanını sen yaz evlat' demişti. O günden sonra onu kimse görmedi. Sanki görevini bitirmiş bir melek gibi sessizce çekip gitti."
Genç adam eğildi, arabayı yerden kaldırdı ve sokağın en güzel köşesine, yeni yaptığı binanın girişine yerleştirdi. Arabanın üzerine pirinçten küçük bir tabela çaktı:
"Buradan bir adam geçti. Adı Ercan'dı. O karton toplarken aslında bizim geleceğimizi kurtardı."
O an Ercan'ın gittiğini ama onurunun bu sokağın taşlarına, o çocuğun zihnine ve benim kalemime kazındığını anladım. Sokaklar yine aynıydı ama artık bir çocuk, fedakarlığı her düşündüğünde alevlerin içinden gelen o sessiz kahramanı, Ercan'ı hatırlayacaktı.
Zafer ATAYGÜL
