Saat Tamircisi

Giyotin  

.... Saatler susmuş, duvarlarda zamanın ayak izleri silinmişti. Eski romanlarımın karakterleri benimle konuşuyor ve beni hayatlarının içine davet ediyorlardı sanki. Koltuğa geçip öylece uzandım. Kafamdaki seslerden kurtulmak istedim belki de. Fakat işe yaramıyordu.

Bir adam, ismini hatırlamadığı bir şehirde, küçük bir sandalyede oturuyordu. Kendi giyotininin önünde. Elinde yarım kalmış bir kitap vardı. Kelimeler, birbirinin üzerine düşen gölgeler gibi üzerime devriliyordu.

“İnsan neden hiçbir yere ait olmadığını hisseder? ” diye mırıldandı. Bu adam kendinden son derece emindi.

"Kim olduğumu biliyorum. Ya sen?" diye sordu. Kendini bilmek… Ne büyük bir yalandı bu.

İnsan kendini tanıdığını sandığı anda, bir yenisini doğurur içinde.

Pencere kapalıydı. Dışarıda ne yağmur ne de rüzgar vardı. Ama içeride sürekli esen bir şey vardı. Belki de yalnızlık dedikleri buydu. Kimsenin anlamadığı bir tür iç hava akımı. Hepsi bu.

Kitabın arasına bir not iliştirilmişti.
“Her insan yolcudur. Bazıları iniş istasyonunu kaçırır.”

Adam tekrar konuştu:

“Belki de biz, bu dünyaya sadece beklemek için gelmişizdir. Hayatı değil, anlamı. Sevgiyi değil, tesadüfleri. Hep birinin gelmesini bekliyoruz. Kendimizi unuturken bile. O bilinmeyen öteki ile birlikte…”

Adam oturduğu sandalyeden ayağa kalktı. Kitabı pencerenin önüne koydu. Bir not daha yazdı sayfanın kenarına:

“Ben bekledim.
Kendimi.
Ama tren hiç uğramadı bu istasyona.”

Daha sonra elindeki kitabı bana doğru uzattı. Sanırım o da kendi hikayesini yazmış ve okumamı istemişti. Kitabın adı Saat Tamircisi'ydi. O adamın oturduğu küçük sandalyeye oturdum. Giyotinin tam önüne. Ve okumaya başladım öyküsünü;

"Saat Tamircisi"   

Saat tamircisi, taş bir evin içinde yalnız yaşıyordu. Evin içi sessizdi. Ama bu sessizlik terk edilişten değil, zamanın duvarlara sinmiş ağırlığındandı.
Raflarda sıraya dizilmiş onlarca saat vardı. Her biri farklı sesler çıkarıyordu. Ama biri…Biri sessizdi. Kare kutusunda, yaldızlı camının arkasında yatan o saat annesinindi. Annesine de onun annesi vermişti. Zamanı sadece ölçen değil, taşıyan bir saatti o. Gümüş kordonu, porselen kadranı, içindeki minik zembereğiyle yüzyılı susturmuş bir sessizlik hakimdi evde. Saat belli ki artık çalışmıyordu. Tamirci, her sabah o saate bakıyor sonra onu tekrar yerine koyuyordu. Çünkü bazı şeyler tamir edilemez, ancak anımsanırdı. Ama bu sabah farklıydı.

Saati eline aldı. Onu göz hizasında tutup uzun uzun inceledi.
Ve sessizce fısıldadı: “Bu defa seni değil, kendimi tamir etmeye çalışacağım.”

İçinde kayıp bir çocuğun sesi yankılanıyordu. Bu, kendi çocukluğunun yankısıydı elbette:

“Eğer zamanı geri sararsan, ben yine sokakta oynayan o çocuk olur muyum?

Annem, pencereden uzanıp beni çağırır mı bir daha?

Babam… bu kez kapıyı sessizce çeker mi arkasından?”

Tamirci durdu. Titreyen elleriyle zembereği çevirmeye başladı. Her dişli döndükçe, anılar da dönüyordu geriye doğru.

Annesinin saçları, mutfağa yayılan ekmek kokusu, pazar sabahlarının radyo sesi ve babasının gidişi...

“Zaman, bizi ileri taşımıyor” dedi kendi kendine.

“Zaman, bizden bir şeyler koparıyor sadece. Her gün biraz daha eksiliyoruz. Ama kimse fark etmiyor. ”

Saati söktü. İçindeki parçaları çıkarıp masanın üzerine koydu. Onları tek tek incelerken, bir yandan kendi içini söküyordu sanki. Zemberek, onun sabrıydı. Kadran ise yüzü. Tik tak sesleri ise yaşadığına dair tek somut kanıt.

Çocuk tekrar konuştu: “Eğer zamanı geri alırsan her şeyi düzeltmiş olur musun?”

Tamirci gözlerini kapadı ve çocukluğunun kapısını araladı.

“Hayır” dedi.
“Ama bazı şeyleri bir kez daha hissedebilirim.
Hasat zamanı öğlen güneşini, annemin ellerini...”

Zembereği yerine yerleştirdi.
Kadranı sildi.
Saati kapattı ve öykü bitti.

Sanki zaman orada durmuştu. Saatçi'nin hikayesi tamamlanmıştı. Fakat içindeki boşluk daha da büyümüştü. Çünkü her final, yazarını biraz daha eksiltir. Ve bazı hikayeler, anlatıcıyı anlatır en çok.

Kitabın kapağını kapattım. Sonra yavaşça kalktım ve aynanın karşısına geçtim. Aynadaki yüz, yazdığı saatçi karakterine ne kadar da benziyordu. Aynı yorgun gözler, ellerimin titrekliği ve o şaşkın ifade…O an fark ettim. Yazar, saatçiyi yaratmamıştı. Saatçi, yazarı hatırlatmıştı kendine. Aynaya biraz daha yaklaştım.

Gözlerimin içindeki derin, kırılgan, o saf çocuğa. Hala bizden umudunu kesmemiş olduğunu düşündüğüm o görünmez, yorgun tanrıya....

“Zaman, beni hep dışarda bıraktın." dedim.

"Ne çocukken vardım içinde, ne de büyürken beni yanında taşıdın. Hastalıklı biriymişim gibi, hep benden uzaklaştın. ”

Aslında insan zamanı anlamaya başladığında, çocukluğu çoktan bitmiştir. Zamanı durdurmak isteyen o çocuk bendim. Küçük sandalyede, giyotinin hemen önünde oturup kitap okuyan o adam ve hatta onu tamir etmeye çalışan o yaşlı adam da bendim. Kendimi yazarken bir başkasında saklamışım. Saatçi, kırılmış yanım, o eski saat ise annemdi.

Kayıp Çark

Aynanın karşısında kaldım bir süre daha. Saatçi'nin gözleriyle bana bakan o yüz hala oradaydı. Ama artık sadece zamanla değil, kendimle de yüzleşiyordum. Derin bir iç çekişle odadan ayrıldım. Yazmak, birdenbire yorucu geldi. Sanki hikaye beni değil, ben hikayeyi taşıyordum artık.

Her zaman en alt çekmecede tuttuğum bir kutu vardı. Dokunmaktan korktuğum. O kutuya yöneldim. Zembereği yerine oturtan parmaklar, şimdi yılların tozunu aralayarak kapağı kaldırdı. İçinden Gökçe'nin fotoğrafları çıktı.

İlk kare: Yazın sonu, sarı otlar, güneşin veda ettiği bir saat. Gökçe bana bakıyor, gülümsemesi geçmişin sessiz çığlığı gibi. Baktıkça boğazımda bir şey düğümleniyordu. “Seni yazmayı bıraktım Gökçe” dedim usulca. “Çünkü artık kelimeler senin yüzünü taşıyamıyor.”

Kutudan çıkan her fotoğraf sanki beni biraz daha kendi içime katlıyordu. Önce dörde, sonra ikiye...

Sen gittiğinde, hayatımdan yalnızca bir insan değil, zamanın kendisi de eksilmişti. Bir yandan neden hep yalnız hissettiğimi düşünüyorum. Neden saatçiyi yazarken onun yalnızlığı bu kadar gerçekçi gelmişti bana? Hiç yaşamamış, kurgudan ibaret olan bir karakterin yalnızlığını ne kadar hissebilirsinki? Cevap, çocukluğumun kırık zamanlarında saklıydı. Annemin elleriyle sarıp sarmaladığı ama babamın sessizliğiyle örttüğü o boşlukta.

Gökçe’ye dönüyor sonra iç sesim: “Ben sana zamanı durdurmayı vaat etmiştim dudaklarımda. Ama ikimiz de kendi saatimizi kuramadık.”

Bu fotoğraflar zamanı değil, suç ortaklığımızı gösteriyor. İkimiz de hiç yazılmamış bir oyunun, bilinmeyen mekanlarında, birbirinden uzak dekorları oynadık. Sen o kadar gerçekken, ben sana bir hayal gibi dokundum.
Belki de yalnızlık, en çok kendimize söyleyemediğimiz yalanların yansımasıydı. Sen en çok kendini sevdin. Ben ise seni. İyi tarafından bakarsak, ikimizin sevdiği kişi de aynıydı. Tek ortak noktamız buydu bir zamanlar.

Ben saatçiyi yazmadım aslında. Saatçi beni hatırlattı kendime. Ve sen… sen de bana, unuttuğum bir zamanı.

Fotoğraf kutusunu kapattıktan sonra yerimden kalkamadım. Sanki dizlerim, o anıyı taşıyacak gücü kaybetmişti. Gözüm, kutunun içinden kıvrılıp yere düşmüş bir kareye takıldı. Diğerlerinden daha solgundu. Gökçe’nin gözleri bu kez gülmüyordu. Bir sonbahar akşamıydı. Hafif yağmur vardı. Gökçe, pencereden dışarı bakarken ben masanın başında bir şeyler karalıyordum. O gece yazdığım şey, yıllarca içimde birikmiş yalnızlığın dökümünden ibaretti. Fakat Gökçe’nin gözleri, ben yazarken daha da uzaklaşıyordu. O an, her şeyin değiştiğini hissettim. Gökçe, başını yavaşça çevirip bana baktı. Gözleri, ıslanan bir mevsimin şarkılardaki inatçı tutunuşu gibi, bütün hüzünlerini andırıyordu eylülün. Sustum. Konuşsaydık, belki geri dönemezdik.

Susmak, bir süreliğine bizi aynı odada tutmuştu. Ama aynı hayatta değil. Yavaşça kalktı, bir şey arar gibi etrafa baktı. Ama hiçbir şey almadan çıktı kapıdan.

Gökçe, evi değil bizi terk etmişti o akşam. Çünkü ben, iki kişilik bir aşkın içinde kendini yalnız hisseden bir adamdım. O gün anladım. iki yalnız insan birbirini tamamlamaz, sadece daha derin bir sessizlik yaratır. Ben yazmaya sarıldıkça, Gökçe sessizliğe gömüldü ve en sonunda suskunluğu bir veda mektubuna dönüştü. Mektup yoktu gerçi. Ama gözleri her şeyi söylemişti zaten.

Son bakışında, eski çağlardan kalma bir an'ın yansıması vardı sanki. Öyle bir zaman ki, takvimlere sığmaz, saatlerle ölçülemezdi.

Sen, yanında götüreceğin sessizlikle geldin bana. Ben yazmayı bıraktığımda senin yokluğun başladı. Ya da belki sen gittiğinde, ben anlatacak hiçbir şey bulamadım artık. Zamanı durdurmaya çalıştım. Meğer zaman bizden çok daha hızlı unutuyormuş her şeyi. Saatçinin aradığı kayıp çark, zamanın çok ötesinde parçalıyor ikimizi.

08 Ocak 2026 8-9 dakika 16 öyküsü var.
Beğenenler (3)
Yorumlar