Şanslı Kedi
Şansı yaver gitmeli bu hayatta.
İzmir’in ılık bir sonbahar akşamında, kardeşinin evinin merdivenlerinden inerken Pati’nin tüyünün hâlâ parmak uçlarında kaldığını hissetti. Ev, kedinin etrafında kurulmuş gibiydi. Özel bir köşede, pencereye yaslanmış yumuşak bir yastık, küçük bir su kabı, tırmalama tahtası ve arada bir açılan konserve kutusunun kokusu… Pati, o dünyanın tek sahibiydi. Gözleri yarı kapalı, kuyruğu usul usul sallanarak uzanır, insanlar etrafında dolanırdı. “Şanslı kedi,” demişti kardeşi gülerek. “Biz onun için yaşıyoruz neredeyse.”
Sokağa çıktığında hava değişti. Köşe başındaki o daracık mezbele, çöp tenekelerinin ve yıkık duvarların arasında bir gölge gibi duruyordu. On iki kadar kedi, birer gölge gibi kıvrılmıştı. Kimisi yan yan bakıyor, kimisi burnunu yere sürüyor, kimisi de geçen insanların ayaklarına sürtünerek bir şeyler dileniyordu. Ama çoğu zaman hiçbir şey almıyorlardı. Bir parça ekmek düşse, bir anda panik ve hırçınlık başlıyordu. Sonra yine sessizlik. Açlığın o sessiz, inatçı sessizliği.
Adam durdu. Bir an, Pati’nin yumuşak yastığını düşündü. Sonra buradaki kedilerin kaburgalarını, tozlu tüylerini, temkinli bakışlarını. Aynı tür, aynı miyavlama, aynı kuyruk kıvrımı… Ama biri evin içinde, pencereden dışarıyı seyrediyordu; diğerleri dışarıda, pencerelerin altından geçip gidiyordu.
“Kedi bile olsan,” diye mırıldandı kendi kendine, “şansın olacak bu hayatta.”
O gece, evin balkonunda otururken Pati kucağına geldi. Adam elini kedinin sırtında gezdirdi. Tüyler pürüzsüzdü, sıcaklık tanıdıktı. Aşağıda, köşede, o mezbele hâlâ oradaydı. Kediler belki uyumuştu, belki de hâlâ aç gözlerle geceyi bekliyordu.
Şans, diye düşündü, bir yastığın üzerinde mi başlıyordu, yoksa bir çöp tenekesinin yanında mı bitiyordu? Yoksa ikisi de aynı dünyanın iki yüzü müydü sadece?
Pati mırladı. Adam da mırladı, ama daha alçak sesle. Çünkü o mırıltının altında, bir başka mırıltı daha vardı: Açlığın, bekleyişin ve şansın hiç de adil dağılmadığının mırıltısı.