Umut Devşirici

Geceler hep zor gelirdi bana. Karanlık mı kaplıyordu gökyüzünü yoksa beyazlık mı? Hep kendime şunu sormuştum yıldızlar aslında beyaz gök kubbeye açılan siyah göğümüzdeki pencereler miydi? Yoksa gerçekten gökyüzü siyahtı da yıldızlar mı beyazdı bilemiyordum. Ben yine de kendimi beyazlığın sarmaladığını hayal etmek istiyorum. Öyle işte. Karanlığı sevmiyorum. Karanlıkları aydınlatmayı seviyorum hep. Yaralı bir kuşu iyileştirmeyi, küçük pisileri okşamayı, üzgün ve bezgin "abi bir mendil alır mısın" diyen çocukların tüm mendillerini almayı, bir ayrılık darbesi yemiş yalnız gönüllere yön göstermeyi... Öyle çok isterdim ki birinin de bana yön göstermesini... Sadece bir yoldaş, arkadaş belki de yürekdaş... Tutan yüreğimden ve yürüten hülyalarımı. Ama olmadı. Yürümeye devam ettim yağmurlar altında. Tanecikler okşadıkça saçlarımı yalnızlığımı paylaştım . Küçük dokunuşlarında damlaların derdest ettim depresyonik karamsarlıklarımı. Bir ruh, bir pencere bir ip belki düşmüşken ben kuyulara hep çıkaran. Umudumu yitirmedim asla. İnancını yitiren ümidini yitirir derler. Ümidini yitiren de inancını yitirmeye mi yaklaşı yoksa. Allah muhafaza. İç çektim sonra. Aklıma geldi izlediğim bir video ve dedim ki. Kimse görmeden... Kimse görmeden ağlayayım şurada. Kimse görmüyor muydu gerçekten. Beni kim yarattııııı! Hu...! Susku! Okun saplandığı yer yüreğimdi. Yağmur damlalarını kim benim için indiriyordu ki tane tane. Elbet sahibi vardır kurdun kuşun. Benim de bir görenim vardır. Kimsenin görmediği yerde de gören vardır. Geceler ne kadar karanlık olsa da bir ışık vardır hücremi aydınlatacak. Umut hep var olmuştur der hadron çarpıştırıcısına yürürüm. Bir foton olup çarpılırım zerrelerimle. Ama gören olur mu dünya gözüyle. Bilemiyorum. Bir ışıktık belki sadece aynalardan yansıyan. Bir filmdi belki bizimkisi zamana inat tükenip bitmeyen. Ya da zamanın bittiği yerdeyiz de fark edemiyoruz. Bu çağa sığamadığımı düşündüm birden. Ben o toprak kokulu sokakların misket çamurlarını taşımıştım ceplerimde. Sokakta kartal marka arabaların arkasında satılan halka tatlılar süslerdi rüyalarımı. Leblebi tozlarından ağzımıza yüzümüze bulaşan mutluluk. Ünlü restoranlarda pişirildiği düşünülen insan eti mi hayvansı et mi ne üdüğü belirsiz hainliklere ne zaman gelmişim. Ne zaman çürümüş kalbim. Kokuşmuş ve tıkanmış bir lağım gibi. Vidanjör aranıyor. Çektim sonra kendimi hesaba. İç tırmalayan yutkunmuşluklarımı ve boğazıma düğümlenen söyleyemediklerimi kustum birer birer. Oh be. Neden söyleyemeyecekmişim. Varsın şimdi onlar düşünsün dedim. Ama yanlış br yol dedim sonra. Anlattım hepsini sudan yazılara. Aktıkça sürüldüm gözlerden öteye. Bir rüzgara karıştım sonra. Bir ses, bir fırtına bir bulutumsu gözlere ve gönüllere damlayan. Neticede işe yaramalı belki de. Kendi ağlamalarım başkasına nimet olmalıydı. Ben kendimi rahatlatmayı başkalarına yardımda buldum. Kendimi düşünmeyi bıraktım artık. Ve her yeni güne uyanışımda bir söz verdim kendime. Bugün Allah benim kime yardım etmemi istiyor? Ben yardım beklemeyecektim. Bizzat el olacaktım çevreme. Kim bana yardım edecek imdat demeyi bıraktım sonra. Artık o İM bendim. Biz işaret fişeği gibi umut dağıtırdık yüreklere. İnsan yeniden yeşerirmiş başkalarının hüznünde. Devşirdim umutları başka hayatlardan. Sence insan yol bulur mu karanlıklardan aydınlığa? Yoksa aydınlık içinde de onu kendi mi kapatmıştır karanlıkla? Dağıt sis perdelerini. Aç bakalım güneş gözlerine doğacak mı?

12 Şubat 2026 3-4 dakika 9 öyküsü var.
Yorumlar