Uzaktan Seveceksin, Kızım, Dokunmadan
Yanından köpeğiyle geçen adam, yine yüzüme bakmadı. Yine selamımı almadı. Yine çok üzüldüm. Yine yüzüme bir tokat yemiş gibi oldum. Yine kırıldım. Bu adamın benimle alıp veremediği ne?
Verilen selama karşılık verilmemesini anlamıyordum bir türlü. Bu düşünce, bir farenin tahtayı kemirmesi gibi, beynimi kemiriyordu kaç zamandır. Kimselere de anlatamamanın ızdırabı vardı içimde. Ama var olsunlar; yürüdüğüm yolun iki yanında bana eşlik eden, yüzlerce yıl dimdik kalmayı başarmış meşe ve kayın ağaçları var. Onlara sığınıyordum. Onlara sitemde bulunurken adımlarımla, bir yaprağı bile kıpırdatmadan dinliyorlar beni. Bu ne sadakat, bu ne özveri? Köpek sahibini utandıracak denli sıcak bir dostluğun gösterisi adeta. Neyse...
Ağaçların beni sabırla dinlemelerinden anlıyorum ki, insanların kaprislerinden, limoni huylarından, onlar da gına gelmiş. Hele köpeklerin yarışırcasına, birbirine meydan okurcasına, zırt pırt bacak kaldırmaları yok mu, pek sıkmış canlarını. (Ben de bazen asansörün içine tam adım atacakken, ağır ve ekşi bir kokuyla ürperiyorum. Nefesimi tutuyorum. Başımı yere eğip bi bakıyorum ki ıslak. Anında geri çekiliyorum. Asansörün kapıları yüzüme kapanıveriyor. Üç kat merdiveni, nefes nefese çıkmak zorunda kalıyorum. Mecbur muyum bun? Neyse...
Faka bir keresinde, yine köpeklerini hava almaya, doğanın içine sıçtırmaya çıkaran bir sürü yaşlı teyze ve amcayla karşılaştım. Bir daire oluşmuştu aralarında. Derin derin dertleştikleri belliydi. Öyle ya; köpeklerin hastalıkları, alışkanlıkları da bitmez... Ellerindeki yuları da sıkı sıkı tutuyor, çekiştirip duruyorlardı arada bi. Bazen birbirine hırlıyordu köpekler. Hele hele o cinsleri küçük olanlar. Mesela Chihuahua mıdur nedir, az uçarı değil hani. Neyse...
Ben geçerken yanlarından, dönüp bakıyorlarsa sahipleri, selam veriyorum. Yoksa bakmıyorum onlardan yana. Hani gıcık olsun diye değil, rahatlarını bozmak istemediğimden. Hiç de beni köpek düşmanı bellesinler, n’apayım. Neyse...
Yürüyorum. Az ilerde orta yaşlı bir adam görüyorum bu kez. Suspus oturmuş öylece. Mutlu mu, mutsuz mu, anlamak zor. Kendisi bankta, köpeği ayaklarının dibinde. Adam yuları tutuyor elinde. Geçerken kıvır kıvır tüyleri olan, kahverengi, sevimli köpeğe bakarak gülümsüyorum. Adam bana "Hej!" demesin mi? "Hayret!" diyorum. içimden. "Hej!" diye karşılık veriyorum tabii. "Hmmm!" diyorum geçip giderken: "Demek ki, adama değil, köpeğe bakmam gerekiyor; adamın beni ciddiye alıp, selam vermesi için!" Bu "psikolojiyi" anlamış olmak öyle rahatlıyor ki beni... Sanki yepyeni bir keşifin sahibiyim. Sanki, bundan böyle, insanlar ve hayvanlar daha mutlu olacaklarmış gibi, bir duyguya kapılarak, adımlarımı hızlandırıyorum. Neyse...
Yürüyorum hala. İşte, bana selam vermeyen ekşi suratlı adam geliyordu karşıdan. "Öff!" diyorum yine; "Yine mi şu suratsız!" Beyaz köpeğiyle keyfince adımlıyorlar çimenleri. Önceleri bana doğru gelip havlayan köpek. Sakin ve sadece bana doğru bakıyor. Hava güneşli ve kuşlar ötüyor dört bir yanımda. Edindiğim yeni tecrübeyle, başım dik ve emin adımlarla yürümeye devam ediyorum. Tecrübemi pratiğe geçireceğim bu kez. Başka yolu yok! Onlarla aramda henüz elli metre kadar varken, köpeğe dikiyorum bakışlarımı. Kafamdaki taktiği uygulamaya kararlıyım çünkü. Neyse...
Gülümsüyorum yürürken. Henüz aramızda beş metre filan varken, aynı adam bana "Hej" diyor. Bak sen! Ama ben ağırdan alıyorum, istifimi bozmadan yürüyorum. Tam iki metre kadar kalmışken aramızda, "Heeeej" diyorum, şaşkınlığımın altını çizercesine! Adam bu sıcak cevabı duymaktan ve bakışlarımdan mest olmuş gibi. Yüz ifadeleri değişik, sevecen, bir başka adam olmuş sanki. Duraksıyor. Bir bana dönüp bakıyor, bir köpeğine bakıyor sevinçle. Hani sanki bizi seviştirmek istercesine. "Vay canına!" diyorum içimden. "Demek ki tüm sorun benim sizden hanginize önem ve değer verdiğim ile ilgiliymiş. Demek ki köpeğe şefkatle bakıyorsam, selam vermeye değer bir insanımdır vs" Bu sonuca vardığım için, kendimle övünür gibi rahatlıyorum o an. Durmuyorum. Yoluma devam ediyorum, ama bu düşünce bende bir "uyanışa" yol açıyor. Neyse...
Şimdi düşünüyorum da... Bu yaşanan; tıpkı bir annenin, küçük çocuğuyla yolda yürümesine benzetilmeli aslında: Nasılki insan küçük ve sevimli bir çocuğu gördüğünde otomatikmen gülümseyerek bakar ve anne de mutlu olur, gururlanır, övünç duyar çocuğundan; nasıl ki o yabancı da, çocukla göz göze gelmeye çalışır hatta saçını okşamak; iyi ve zaararsız biri olduğunu ispatlarcasına yaklaşır... İşte öyle bir şey.
Yani köpekliler için de köpekler bir nevi çocuktur. Onların en kıymetlisidir (ki genellikle çocuksuz ya da yaşlıdırlar bu durumda olanlar). Şefkatle bakmayınca o köpeklere, alınıyor bu zavallı insanlar. "Benim köpeğim beğenilmedi, sevilmedi.." gibi bir duygusuna kaşılıyorlar. Anlıyorum onları! Ben olsam, benim de hoşuma gitmez, buna eminim... Ancak şu da bir gerçek: her köpek de sevimli değil. Hele hele (bana göre) o uzun saçlılar, gözleri, ağzı burnu kaybolmuş oluyor kılların içinde. Nasıl seveyim öyle bir köpeği? Fakat, bazi köpekler de tıpkı sahiplerinin aynısı. Pasaklı, ağır; hantal mı hantal, agresif, hatta aptal görünümlü. Bazıları da zarif, sevimli, endamlı, atik ve zeki mi zeki. İşte o zaman içimden: "Ben de mi böyle bir köpek alsam kendime?", diyorum. Ama hemen sonra, onun çişi, boku, her gün düzenli ve defalarca çıkarıp gezdirmesi, bok torbası elde, çöp kutusu araması var. Üstelik her çöp kutusuna sa atamam hani. Hele hele evin her yerine dökülen tüyler, bıraktığı koku ve ayak bağı oluşu aklıma geliyor. Alerjim de cabası.
"Yok olmaz! Sana göre değil bu işler!. Sen köpek sahibi olamazsın! Yapamazsın! Uzaktan seveceksin, kızım, dokunmadan..." diyorum kendime. Neyse...
Şimdi yine yoldayım. Yol boyunca nice Ahududu çalılığı var. Yaban mersini, Isırgan otu vs. Ben onlara bakarken; "Gel! kopar bizi ye!" diye çağırıyorlar! Ağzım sulanıyor. Koparıp yemek istiyorum onları, ama dokunamıyorum.
Kesin! Onlara da bacak kaldırmıştır köpekler...
H.K. Ağustos 2026 Sthlm