Vefa Çınarı


Bir süre sustuk. Temenyeri Parkı’nın asırlık çınarları arasından süzülen akşam güneşi, Emin Hocamın yüzündeki her çizgiyi geçmişten kalma, yaşanmışlıklarla dolu birer sokak haritası gibi belirginleştiriyordu. Gözlerindeki o mahzun bulut, cebinden usulca çıkardığı, köşeleri hafifçe aşınmış gümüş renkli armonikayla dağılır gibi oldu. Parmakları, metalin soğuk yüzeyinde tanıdık bir adresi arar gibi gezindi.

Uzaklara bakarak, sesi titreyerek, "Bak yeğen," dedi. "İnsan susunca kelimeler içine birikir, ağırlaşır ve yük olur. Ama bu küçücük demir parçası öyle değildir. O, benim içimde biriken ne varsa dışarı üfler. O, benim nefesimin feryatlarıdır."

Armonikayı dudaklarına götürdü ve gözlerini hafifçe kapattı. İlk nefeste parkın içindeki o mahcup sessizlik yırtıldı; yerine Bursa’nın eski ahşap evli sokaklarını, İstanbul’un dalgalı deniz kokusunu, Muş’un yolları kapatan karlı kışlarını ve Afyon’un insanı iliklerine kadar titreten ayazını getiren bir melodi yayıldı. Çaldığı şarkı sıradan bir melodi değildi; tebeşir tozlu elleriyle bir ömür el ele yürüdüğü, geçen yıl sessizce aramızdan ayrılan yarım asırlık hayat arkadaşı Elif’ine yazılmış sözsüz bir mektuptu. Yanımızda pinekeleyen sokak köpekleri kulaklarını dikti, bir iki kedi bankın altına sokulup gözlerini kırpıştırarak bu ihtiyar çınarı dinlemeye koyuldu. Nota nota dökülen her ses, onun yalnızlığına sarılan ve ona geçmişi müjdeleyen birer dost gibiydi.

Melodi bittiğinde, armonikayı titreyen parmaklarıyla dizine koydu. Derin bir nefes alıp gözlerini ilerideki Uludağ’ın dumanlı eteklerine dikti.

Gözleri parlayarak, "Muş’un o dağ köyündeki kerpiç okulu dün gibi hatırlarım," diye fısıldadı. "Elif’le ilk olarak oraya tayin edilmiştik. Ben gaz lambasının ışığında çocuklara okuma yazma öğretirken, o da kız çocuklarına nakış işlemeyi gösterirdi. O soğukta çocukların gözlerindeki o ışık içimizi ısıtırdı. Ben öğretmenken çocukların gözlerinden o ışıkları toplardım yeğen. Şimdilerde ise o ışıkları ve o sıcaklığı tuvale döküyorum."

Yeleğinin iç cebinden eski, siyah beyaz bir fotoğraf çıkarıp bana gösterdi. Fotoğrafta genç bir kadın, tuvalin başında gülümseyerek poz veriyordu.

"Renkler de olmasa, bu dar sokaklarda ve bu sessiz evde büsbütün kaybolurdum," diye devam etti. "Açtığım o mahalle sergileri var ya... Aslında her bir tablo; kaybettiğim dünlerimin, solan çiçeklerimin ve Elif'imin yeniden canlanışıdır. Fırçayı elime aldığımda ne bu yorgun, sızlayan bedenim kalıyor ne de odalara sinsi bir duman gibi çöken yalnızlığım. O renklerin arasında eşimin, yani yitirdiğimin o eski, ürkek gülüşünü arıyorum. Sarıya boyadığım her yaprakta onun saçlarını, maviye boyadığım her gökyüzünde ise onun gözlerini buluyorum."

Elindeki mama paketinden kalan son taneleri de önünde bekleşen, onun sesini ezberlemiş sadık dostlarına doğru serpti. Zoraki de olsa, yüzünde bu kez geçmişe borcunu ödemiş gerçek bir eğitimcinin ve ruhunu teslim etmemiş bir sanatçının haklı gururu belirdi. O; ömrünü harflerle, notalarla ve renklerle ilmek ilmek dokumuş koca bir çınardı. Zaman zalimdi, seneler belki acımasızdı ama Emin Hocam, içindeki o çocuk ruhu ve bitmek bilmeyen sevdasıyla tuvalinde zamane meydan okumayı başarmıştı.

Ayağa kalktı, ceketinin önünü titreyen elleriyle saygıyla ilikledi. "Gitmek gerek yeğen, akşamın serini kemiklerime çöktü. Evde bekleyen yarıda kalmış bir gökyüzüm var," dedi.

Arkasından baktım. Adımları belki savruktu, bedeni yetmiş beş yılın ve yaşanmışlıkların ağır yüküyle bükülmüştü ama ruhu hala Muş’un o köy okulunda kara tahta başında tebeşir tutuyor, hala Bursa’nın renkli bir tuvalinin önünde aşkı yeniden çiziyordu. O akşam Temenyeri Parkı'nda adı Emin, soyadı vefa olan bir çınar, arkasında derin bir sevda kokusu bırakarak köklerini kalbime biraz daha sağlam salmıştı.


19 Haziran 2026 3-4 dakika 20 öyküsü var.
Beğenenler (1)
Yorumlar