Yaşanılmayan Yaşam 2
Sefer henüz on sekiz yaşındaydı. Ailesine bakmak zorunda, filinta gibi delikanlıydı. Bir marangozhanede çalışıyordu. Liseyi geçen sene zar zor bitirdi. Çünkü bir yandan çalışıp eve bakmak zorundayken diğer yandan okuyup, tahsil sahibi olmak oldukça güçtür. Babasının bacakları aşırı sigaradan dolayı, Sefer okuldan mezun olurken kesilmişti.artık çalışmaya devam etmesi mümkün değildi. Ameliyat parasının yarısını sigorta, yarısını da çalıştığı şirketin patronu ödemişti. Üstelik parayı geri bile istememişti fakat eskisi gibi maaşını vermeyecekti. Bu yüzden Sefer işe girene kadar yiyecek ekmeği zor buldular. Annesinin kendi çapında yaptığı dikiş nakış işleri ise evi döndüremeyecek kadar az getiri sağlıyordu. Sekiz yaşında bir de kız kardeşi vardı ki dünya tatlısı bir şey. İnsan onu çalıştırmak istese, iş verenin yüreği dayanmaz. O da bu sene üçüncü sınıfa gidiyordu. Muhtarın aracılığı ile zengin bir aileden burs alıyor, böylece geleceğini kurtarmaya çalışıyordu.
Kamyon, yeni kesilmiş ağaçları getirdiğinde Sefer neredeyse ağlayacaktı. Fena para kazanmıyordu ama yorgunluktan eve gidince yemek yiyemiyor, iki bardak su içip direk yatağı boyluyordu. İşe girdiğinde seksen dokuz kiloydu, şimdiyse yetmiş bir kilo.
Yüz yedi tane ağaç geldi ama hiçbirisi işlenmemiş. Sefer marangoz hanede bunu işlenir hale getiren tek çalışandı. Altı kişi buradan ekmek yiyordu fakat hepsi farklı farklı görevdeydiler. Birisi oduna şekil ve desen veriyor, birisi odunları zımparalıyor, biri kütükleri keserken diğer ikisi ebatlarını ölçüyorlardı. Sefer de bu işlememiş ağaçların kabuklarını soyuyor, onları kütük haline getiriyordu. Her zaman olduğu gibi eline rendesini aldı ve ağacın kabuklarını soymaya başladı. Saat sabah dokuzdu ve bunları ne kadar hızlı yaparsa işini o kadar çabuk bitirecek, en azından dinlenmeye fırsatı olacaktı. Böylece biraz derse bakar, sınav için biraz daha hazırlanabilirdi. Saat öğleyi gösterirken yirmi iki tanesinin işini bitirmişti. Sarı saçlarından şelale gibi ter akıyor, ince uzun vücudunu göle çeviriyordu. Ustabaşı yemeğe çağırmasa umurunda olmayacak, devam edecekti.
Yemekten sonra aşağıdaki kahveye ders çalışmaya gitti. Bu sene Öss'ye girecekti ve bu yorucu işe bir daha geri dönmemek üzere veda edecekti. Sınava da az kalmıştı zaten. Takıldığı zaman marangozhanenin arkasındaki liseye sorularını soruyor, işten artan sürede derslere girmeye çalışıyor, yorgunluktan kimi zaman uyuyakalsa da büyük bir hırsla elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Çalışmasını bitirdiğinde saat beş olmuştu ve geri marangozhaneye geldi. Tükenmiş bir vaziyetteydi. Ustabaşı iyimser, babacan bir adamdı. Bu halini görünce : ' Artık yeter Sefer. Yarın devam ederiz. Hadi bakalım iyi akşamlar.' dedi. Sefer neredeyse elini öpecekti. Teşekkür etti ve eve geldi. Zaten marangozhanede bir bilemedin iki saat sonra kapanacaktı. Ustanın bu hareketi Sefer'e güzel bir jestti doğrusu.
Eve geldiğini gören kardeşi boynuna atladı. Ne kadar yorulduysa direncini kaybetti ve olduğu yere hareketsizce düştü. Bacakları olmayan o adam, oğlunun durumuna öyle bir hamle yaptı ki somyadan neredeyse bir halı boyu kadar atladı. Canı acısa da aklına düşmedi. Telaşlı annesi feryatla ağlıyor, öldüğünü zannedip dövünüyordu. Baba her ne kadar sakin olmaya çalışsa da : 'Marangozhaneye git bir yardım çağır. Bağırma artık sus.' dedi. Kadın fişek gibi evden fırladı, beş dakika içerisinde Ustabaşı Faruk'u buldu. Durumu anlattı. Faruk kadınla doktoru yanına alarak eve koştu. Doktor soğukkanlı : ' Çekilin bakıyım. Kızım bırak çocuğu. Sende ağlamayı kes kadın. Şu kitapları topla, oğlun yaşıyor.' deyince kadın kitapları bir hışımla toparladı ve kendini kütük gibi somyanın üzerine attın. Faruk Sefer'in babasına : 'Hayda Abi! Dur telaş yapma. Olur böyle şeyler, gel ben seni yukarı çıkartayım. Bir yerine bir şey olmadı ya?' diyerek haydarın koltuk altlarından kaldır, onu da diğer somyaya oturttu. Kızda bir köşeye sinmiş olacakları bekliyordu. Haydar : ' Bir şeyim yok Faruk. Sağ ol.' dedi ve kendini yatıştırmaya çalıştı. Evde büyük bir sessizlik oldu. Doktorla Faruk, Sefer'i üçüncü somyaya yatırdılar. Evde biraz durduktan sonra gittiler. Doktor ilaç yazmaya gerek duymadı. Bol bol dinlenmesini istedi.
Sabah olduğunda Sefer olanları hatırlamadı. Hemen dükkana yetişmek istese de annesi bırakmadı. Çünkü dünden Faruk ona izin vermişti. Bir hafta işe gitmedi. Üzerindeki yorgunluğu atmış ve iyice ders çalışmıştı. Sınava çok az zaman kalmıştı artık.
Sınava girdiğinde çok heyecanlı olsa da soruları kuşkusuzca yapmıştı. Dershaneye gidememişti. Bu halde ümidini koruyor, kendinden emin davranıyordu. Denkleri gitmesine rağmen o sadece kendi çalışabildi. Kazanması büyük bir başarı. Bu arada işe geri dönmüştü. Artık ağır çalışmıyor, sınav sonucunu ve tercihleri bekliyordu.
Sınav sonuçları geldiğinde Faruk'la beraber marangozhanenin arkasındaki liseye gittiler, tercih yaptılar. Kız kardeşi de karnesinin hepsi beş pekiyi ile dördüncü sınıfa geçmişti.
Tercihler açıklandığında sevincinden yer yerinden uçtu. Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nü kazanmıştı. İstediğini almıştı sonunda. Evdekilere söyleyince herkes aynı şekilde sevinde. Havalara uçtular. Bir an durdular ve : ' Peki hangi parayla göndereceğiz seni Ankara'ya' dedi babası. Hayaller suya düşmüş gibiydi. Faruk tekli koltukta oturuyordu. Bu lafın üzerine çok üzüldü ve yüzünü buruşturdu. Bekardı ve ayda bir buçuk milyar para kazanıyordu. Yarım saat evde kimse konuşmadı. Sefer'in gözleri dolmuştu. Faruk durdu durdu ve : 'Tamam onu ben okutacağım.' dedi. Herkes şaşırdı tabi bu duruma. Faruk tekrar : ' Ben bir buçuk milyar kazanıyorum. Beş yüzünü sefere gönderirim. Çok dürüst ve çalışkan. İşe girdiği günden beri çok sevdim kendisini. Böyle bir fırsat varken tepmek olmaz. Ankara'da abim var. Onun yanında kalır. Okulu bitirip işe başlayınca bana öder. Olur mu Haydar Abi?' dedi. Küçük kız sevincinden Faruk'un boynuna atladı. Haydar gururuna yediremedi bu davranışı. Oğlunu çalıştırdığı için yeteri kadar gururu kırılmıştı. Göz yaşları içinde : 'Olmaz.' dedi. Kız ümitsizliğe kapılarak Faruk2un boynunu bıraktı. En azından bir saat dil döktüler. Sonunda ikna olmuştu baba. Haydar düşünceli : ' Peki ya bizim durumumuz ne olacak?' dedi. Faruk umudunu yitirmemiş : ' Muhtarla da konuşurum size yardım fonundan falan bir ödenek sağlar inşallah.' dedi ve müsaade isteyerek kalktı.
Bütün bu yükü Faruk halletti. Hakikatten dediği gibi bütün sorunları çözdü neredeyse. Yardım fonunu ayarlayamadı ama kiralık evden çıkarak Haydarlar ile yaşamaya başladı. Bir yerde manevi oğulları oldu desek yeridir. Temiz kalpliliği ile bir delikanlının hayatını ve bir ailenin yıkılmasını önlemişti belki de. Zaten Sefer o okula gidemese üzüntüden darmaduman olacaktı.
Sefer Ankara'ya gitti ve Faruk'un gözlük tamircisi ağabeyi Ömer'in yanına geldi.onlarla yaşamaya başladı. O kadar uyumluydu ki o da Ömer'in manevi oğluydu sanki. Ömer'in bir oğlu vardı. Siteler'de marangozdu o da. İş bulamadığı zaman amcasının yanına gidiyor, kendini hayatını sürdürmeyi başarıyordu. Bir de süs köpekleri vardı. Sefer'i çok sevmişti, hayvan hemen hemen her gece Seferle birlikte uyuyordu. Normalde bir kadın yabancı birini evinde uzun süre istemez ama Ömer'in eşi Sariye hiç aykırılık yaratmayıp sesini çıkarmadı. Uyumu bozmak istemedi bir yerde. Aslında aklına bile gelmedi desek yeridir.
Sefer okuldan sonra gözlük tamircisi Ömer'in yanına geliyor, ona yardım ediyordu. Hem de hiç karşılıksız. Ömer'de eleman arıyordu yanına ama hiç bu kadar kelepir olacağını düşünmedi. Arada sırada Sariye onu köpeği gezdirmesi için çağırıyor, zahmet ettiği için utangaçlık gösterse de Sefer hiç gocunmuyor, hiç erinmiyordu. Köpeğin adı 'Süs''tü. Cinside zaten süs köpeğiydi. Bembeyaz, kıvırcık kürkü; simsiyah, boncuk gözlerini çerçeveliyor ve bakışlarına eda katıyordu sanki. Sefer'de onun bu tatlığını gördükçe kardeşini düşünüyor ve onu anıyordu.
İşte böyle böyle tam beş sene geçirdi. Okulu bitirir bitirmez TRT'nin sınavlarına girdi ve azmi sonucu orayı da kazandı. Üzerindeki yorgunluk eskisi gibi değil, tam tersine makam, mutluluk ve sevincin yorgunluğuydu artık. TRT'nin Ana Haber Bülteni Genel Yayın Yönetmeni oldu. İlerledi, ilerledi,ilerdi yaşamı boyunca. Sefalet günleri geride kalmış, çaresizlik dolu ailesini yanına almış ve eskiyi hatırlamayacağına söz vermişti. Hem öyle ki Faruk'la paranın konusu açılmamış, her işinde arkasında olmuş ve her şeyine destek çıkmıştı.
Faruk için Siteler'de güzel bir iş buldu yeğeni. O da Ankaralı oldu artık. Sefer siyah takım elbisesi, ile TRT'nin arabasından indi ve dikkat çekti sokakta. Faruk'un çalıştığı marangozhaneyi görmeye gelmişti. Soyulmamış ağaçları görünce şöyle bir güldü ve içeriye doğru girdi. Yerde talaş ve ağaç kabukları birikmişti. İki çırak Sefer tam üzerine basacakken : 'Abi dur!', 'Üstün batacak Abi' dediler. Faruk, Sefer'in yanında çalıştığı günleri anımsadı ve kahkaha ile güldü. Sefer gülerek yerdeki kabukları görmediğini fark etti ve dönüp çocuklara: ' Her şeyin başlangıcı olabilir.' dedi.