Zincir
"İnsan kendi içindeki kaosu düzenlemeye çalıştıkça, dışarıdaki dünyayı darmadağın eder. -nietzche"
Yaz, kış ocağı hiç sönmezdi. Her gün üflediği körük, tavanda yılların isini biriktirmişti. Talaş ve kömür çuvalları her zaman aynı köşede dururdu, eksildikçe üstüne yenisini eklerdi.
Alabildiğince doluydu atölyesi… Kat kat istiflediği sandıkların içinde her biri ayrı kutularda vidalar, çiviler, bilyeler ve pimler bulunurdu. Hiçbirini birbirine karıştırmazdı. Farklı boyda kerpetenleri, ince ve kalın eğeleri, dar ve geniş tokmakları belirlediği düzende sıralar kullandıktan sonra aynı özenle raflara kaldırırdı. Her zaman yaptığınca işlenmiş ve işlenmemiş saç plakaları tezgâha sağlı sollu yerleştirir, delici ve kesici aletleri de tam ortada hâlihazırda tutardı.
Kapının arkasında yerleri hiç değişmeyen uzun saplı bir süpürge ve kürek dururdu. Birkaç adım ötesinde, duvara gömülü eski bir dolap asılıydı. İçinde, teslimatı yapılmamış kulpsuz bir kazan kapağı, ağzı yamulmuş iki ibrik, kırık at nalları, eğri büğrü kama ve bıçaklar vardı. Bir ucu aşağı sarkan kalın zincir ve yanındaki menteşeler de ustanın tam göz hizasına denk gelirdi.
Günlerini, üst kattaki evinden ziyade atölyesinde geçirirdi. Çoğu gece yatağına uzandığında, zihninde beliren en ufak bir eğrilik ya da orantısızlık başını ağrıtırdı. Rehberi Hanım, eşinin derin derin iç çekişlerini duyar; lambanın düğmesini açar, bir süre onunla konuşurdu.
Her ne kadar “Sağlığın bozulacak, dinlenmelisin,” dese de sözleri, adamın zihnindeki kusursuzluk arayışını dindirmezdi. Kadının alnına düşen dağınık kaküllerine istemsizce eli gider, saç tellerini büyük bir titizlikle düzeltirdi. Sonra ışığı kapatır, Rehberi Hanım’ın sözlerini karanlıkta bırakırdı.
Bir kasetin sürekli başa sarması misali içinden çıkamadığı bu döngü, uyumasına engel olur, gece yarısı kendini atölyenin önünde bulurdu. Kapıyı çarçabuk açıp öyle hızla kapatırdı ki dolaptan sarkan zincir halkaları, birbirine çarparak uzun uzun sallanırdı. Elleriyle onları tek tek hizaya getirdikten sonra iş önlüğünü boynuna geçirip iplerini özenle bağlardı.
Kömürü ocağa yerleştirir, körüğü birkaç kez çevirerek alevi canlandırırdı. Demirleri közün içine bırakır tavına gelene dek beklerdi. Maşayla çekip örsün üzerine koyduğunda ise çekiç sesleri sıklaşırdı:
Tak...tak...tak...
Örsteki çukura yaklaştıkça sızlanmaya başlardı parmaklarının arasından görünen nasır, alnından dökülen ter adeta dile gelirdi:
“Yeter artık.”
Terini kolunun tersiyle siler, kendi kendine telkin vererek çalışmaya devam ederdi:
“Kusurlu bir parça bütünü bozar, ha gayret Nizam usta.”
Vurduğu her çekiç, demirle birlikte zihninin en girift köşelerindeki düşünceleri de dövüp biçimlendirirdi. Ancak bir süre sonra yorgunluk yüreğini bir mengeneyle sıkar, bilekleri kaskatı kesilir, kor demiri suya batırdığında çıkan tıslama, göğsünden fışkıran öfkeye dönüşürdü:
“Kahretsin!” diye gürlerdi. “Yine istediğim gibi olmadı.”
Gecenin bir vakti atölyeden yükselen sesler Rehberi Hanım’ın uykusunu bölerdi. Elinde bir bardak çayla aşağı iner, ateşin kızıllığında daha da solgun görünen kocasını izlerdi. İçilmeyeceğini bildiği çayı uzatır, “Bu denli yıpranmaya ne gerek var? Kendini tüketmene değer mi?” diye sorardı.
Nizam, başını dahi kaldırmadan, örs üzerindeki demiri çevirerek,
“Şunların eğimi kaymış!” derdi.
Kadın, süpürgeyle zemini kaplayan is ve metal tozlarını temizlerken mırıldanırdı:
“Eşit görünüyorlar.”
Bu söz, Nizam’ın bileğini aniden durdururdu. Fakat saniyeler içinde tatminsizlik ağır basar, çekiç yeniden örse inerdi:
“Hayır, olmadı. Daha iyisini yapacağım!”
Rehberi Hanım süpürdüklerini çöpe bırakırken omzunu silkerek söylenirdi:
“Daha nasıl mükemmel olabilir ki? Ellerine sağlık!”
Nizam, demiri maşayla tutup suya daldırdığında tıslama sesi bu kez biraz daha yumuşak gelirdi kulağına.
Günler, geceler birbirine benzer biçimde akıp gidiyordu. Usta, eline aldığı her parçayı defalarca inceliyor en iyisini yapmaya çalışırken günleri, haftaları hatta insanları kaybediyordu.
Bir sabah mahallenin bakkalı kapıdan girdi. Nizam, onu görünce dolaptan birkaç parça çıkardı. Menteşeleri inceleyen bakkal, büyük memnuniyetle elini cebine attı:
“Borcum ne, usta? Vallahi taş gibi olmuşlar.”
Ustanın gözleri menteşenin kenarında başkalarının göremediği bir yamukluğa kilitlenmişti. Karamsar bir mırıldanmayla “Henüz bitmedi!” dedi.
Adam, şaşkınlıkla üsteledi:
“Bitmiş işte! Poşete koy da gideyim. Kaç para?” Nizam, gözlerini kısarak bakkalın yüzüne baktı.
Daha sonra uğramasını söylediği an, adamın sabrı taştı:
“Üç haftadır bekliyorum! Kapım kapanmıyor, fare giriyor içeri!”
Usta, bakkalın bu tavrı karşısında tezgâhtan çekici kaptığı gibi hırsla menteşelerin üzerine indirdi: “Olmadı diyorum sana. Olmadı!... Düzgün olmayacaksa, hiç olmasın.”
Demir parçaları etrafa saçılırken bakkal, kapıyı çarpıp çıktı. Usta ise kırıkları toplayıp dolabın içindeki bozuk parçaların arasına bıraktı. Artık tamamlayamadığı son bir iş kalmıştı elinde... zincirleri toparladı, çalışmaya koyuldu.
Rehberi Hanım, sabaha karşı uyandı, yatak boştu. Atölyeden çekiç sesleri de gelmiyordu. İçini kemiren sessizliğe daha fazla dayanamayarak aşağı indi. Kapıyı araladığında hırkasını omuzlarından sıyırıp kollarını geçirdi, titreyen parmaklarıyla yakasını kapattı. Birkaç adım atarak eşine seslendi. Nizam, ocak tarafındaki sandalyede arkası dönük halde oturuyordu, eşini duymamıştı.
Atölye, günlerdir temizlenmemiş izlenimi veriyordu. Her hareketinde kalın bir is tabakası havalanıyor, zemin gri ve siyah tonlarında kirli bir halıyı andırıyordu. Kasvetli tozları küreğe toplayarak çöpe taşıdı. Etraf darmadağındı. Sandıklar indirilmiş, kutular boşaltılmış, raflar karışmış, tezgâh; altlı üstlü metal parçalarla dolmuştu. Yerde yılan gibi kıvrılarak salınan zinciri gördü. Eğilip aldı. Tenini ürperten halkaları parmaklarının arasından kaydırarak ilerlemeye başladı. Zincirin diğer ucu Nizam’ın elindeydi. Avucunda öyle bir sıkmıştı ki Rehberi Hanım’ın gücü açmaya yetmedi. Nemli gözlerle ocağa baktı... Ateş sönmüştü.