Zümrüt (1)
Ne lale zamanı ne de devr-i gül Bir tatlı hayalin sonudur eylül Vedat Ali Tok
Kız usulca parmakuçlarında yükseldi. Narin bedeni bana her zaman eylülde savrulan küçük yaprakları anımsatırdı. Hayatı da öyle değil miydi sanki? Küçük yaşta koparılıp götürülmüştü memleketinden. Memleket neydiki onun için? Harita üzerinde gösterilen o küçücük toprak parçası mı? Hiç sanmam! Belki de uzun uzun baktığı o gökyüzünde aradığı şey, annesinin gözleriydi, memleketi. o güzel mavi gözler... Benim hafızamdan bile hiç çıkmıyor ki evladı götürülürken ölüme bile meydan okuyan, çaresizce çırpınan o gözler. Nasıl bir insandır ki , bir başkası için kendini ölüme seve seve atabilir, nasıl bir yürektir ki bir başkasından ayrılırken duyduğu ızdırap cehennem ateşlerinden bile daha kavurucu olabilir? Anne denilen kişi bu kadar yüce gönüllü müdür ki? O küçüğün gözlerine ne zaman baksam, bu dünyaya o kadar yabancı hissediyorum kendimi, o savrulan yapraktan bile daha aciz, daha kırılgan. Öyle ya, en azından onun ait olduğu bir yer vardı, peki ya benim? Küçük, dansını bitirdiğinde her zamanki gibi kalfalar tarafından alelacele hareme götürüldü. Gösteriden memnun kalan konuklar onu alabilmek için efendiye yüzlerce kese altın teklif ediyorlar, hep aynı manzara. Efendi, nedendir bilinmez, servetine servet katacak bütün teklifleri geri çevirir. Küçüğü sevdiğinden değil, hayır. Onun birini sevdiği görülmemiştir daha. Hanımefendiyle bile pek sık görüşmez, zaten sadece makam sahibi olabilmek için evlenmişti onunla. Son derece paragöz bir herifdir, cimrinin önde gidenidir. Ama her ne kadar parayı severse sevsin asla tefecilik işine de girmemiştir. Faiz caiz değil Ali Ekrem, derdi bana. En başlarda çok değil bir iki yıla başlar tefeciliğe, derdim efendi için, ama utandırdı beni. Yine de cimriliğinden taviz vermez ya dinciliğini anlayan beri gelsin. Hanımefendi demişken, son derece kibirli, pek bir ağır ve süslü bir zattır kendileri. Kocasından bir türlü ilgi göremediği ve bu yaşında hala bir çocuk sahibi olamadığı için yitirmek üzere olduğu prestijini; pahalı kolyeler ve yüzükler takarak kazanmaya çalışan bir zavallıdır o. Tüm bunların yanında sırf kıskandığı için o aciz küçüğe eziyet etmekten hoşlanır. Her fırsatta efendiye onu satmasını söyler, ne varki efendi onun bu talebini hiçbir şekilde yerine getirmez. Her seferinde eli boş dönen hanımefendi kusur aramaksızın bağırır, hatta bazen tokatlar küçüğü hıncını alabilmek için. Çok ileri gider de küçüğün dansına mani olursa işte o zaman görün kıyameti! Efendinin o küçük bedeni dev oluverir, sesi top güllesi gibi gümbürdeyiverir evde. Bütün bu olanlar karşısında küçüğün zayıf bedeni o cansız yaprak gibi titreyiverirdi farkettirmeksizin. O gece konukların arasında özel biri vardı. Efendinin hizmette kusur etmediği, şarabın en kalitelisini ikram ettiği, hiçbir masraftan kaçmayıp her türlü yalakalığı yaptığı o kişinin kim olduğunu ahçıbaşından öğrendim. O, kızlar ağasıydı.