Abdurrahim Karakoç / Yüzü Mah'ım Dediği Gizli Aşkı Mihriban
Farklı şehirlerin mektup mahçupluğu bir sevdaydı
ve her mektuba bir şiirdi duyguları cevapsı.
Yüksekliğinden yorulurdu bir bulut
ve herkes yarım kalmışlığından burkulurdu uzaklara
kırılırdı yeri geldiğinde dünyanın cümlesine
sığmazdı göğüs kafesi içinin kuşlarına
bir sızı yalınayak aralarındaki mesafeye koşardı
yakasına takılırdı incitilmemiş sevdalar
ruhunda gezdirirdi sırdaş hikayeleri
bilirdi gönlü vedasız gidişlerde kendinden gideni...
Kaç ahh düştü
Mihriban'la yanyana yazılamayan adından, geceye Karakoç'un
denize küskün vapurlar geçti içinin dehlizlerinden.
Sular altında gömülü bir şehirdi hisleri
yorgun tezenesiydi teline vuruldukça kederlenen bir sazın
hangi türküye hasretini sussa nakış nakış işlenirdi acısı
aynalarda suretiydi olmamışlığın
çare değildi sinesindeki yangına hiçbir iklim
kaybolan ışıklardan karanlığa şiirle seslenirdi...
Güne küserken yüzü,
köprüler kurardı ömründen gölüne kelimelerle.
İnce yorganından utanırdı üşümüşlüğünün sabahı
lambada titreyen aleve örttü naif gülüşlerini
kaç el salladı tren istasyonlarından yolculuklara
bağdaş kurdu bir yürekten hüznün tam ortasına
düşlerinin üzerinden uçurtmalar uçurulurdu
birikirdi yüreğine dokunan tüm ayrılık satırları
tarihe not düşerdi hüzzam günlerini
kendinden kaçışlarını topladı suratı asık mektuplarda
yorgunuydu şiire bulanmış ellerinden öykülere
çeyiz sandıklarına büyüyen iğne oyası hüzünler yazdı
hiçbir hükmü yoktu çaresizliğinin
yüzüne yüzüne vuruldu imkansızlık
bu, 'kendimden öte ikimizden vazgeçişti.' dedi..
Umudun her tonuna hasretken kendini yutkundu,
bir şiirlik Mihriban dokundu dudaklarından ruhuna.
Ellerinden tuttu gurbet yüzlü bir aşkın
muğlak yalnızlıklardan terkti yüreği
ucundan koparılmış ekmekler ısmarlardı kuşlara
ellerinden tutardı kendinin
ve kefiliydi her başlangıçlarda çok sevmelerin
sanki uzak coğrafyalar ülkesiydi mutsuzluğu
her ikinci paragrafta hüznü yazardı
az kalırdı söyleyemediği tüm satırlara
yığılıp kalırdı sayfaların ortasına kırgınlığıyla
müsait bir uçurum kenarıydı...
Bir Mihriban sevmenin bedelini
ondan başka hiç kimseyi böylesi sevememekle ödedi,
ve çok iyi bilirdi ki
ne kadar müptela olsada kuşlar da gökyüzünü incitirdi.
ama Abdurrahim Karakoç ustasıydı incitmemenin ve sırrın
yolcusuydu alnına dokunan tüm vedaların
onca nefes avutuldu adının harflerinde
haykırışlarını yutarken duyulmadı içinin göçü
bir nota dudağından parmak uçlarına dokunuyordu
ve bir plakta, ''Aşk kapıda yazılmıyor Mihriban'' çalıyordu...
Ömrüne giydirirdi tüm hoşçakal mesafelerini,
tanıdığı tüm acıların önsözünden seslenirdi.
Düşmanı olurdu yan yana yazılmayan adına tüm kavuşmalarda
karanfiller büyütürdü ona baktığı pencere boşluklarında
kıyılarına kıyılarına vururdu 'unut' yüzlü bir dalga
ne yana dönse kavuşamamanın sokağına çıkardı
bağdaş kurup alfabenin tam ortasında
kime baksa ellerine birikirdi yaraları
soluğuna takılırdı ayrılığın duvar nemleri
sanki hiç balon tutmamış bir göçebeydi elleri
sanki bir orman ıssızlığıydı dudağına sesi
bir hikaye bıraktı hüzzam kalemine yapışan
kor yüreklere yasadışı aşk rüzgarları bıraktı
ve en sonuna ekledi.
''Ne adı Mihribandı, ne de saçları sarı,
lakin vardı herkesin gönlünde bir Mihriban'ı.''
Saygıyla...
