Bakırla Pas Arası
Zaman, kum saatini ters çevirmeyi unutmuş gibi,
Aynı cümlenin ortasında asılı kaldı sanki.
Ne bir adım öteye sızabiliyor bu gece,
Ne de başladığı o kör kuyuya dönebiliyor.
Sonbahar dediğin, takvimlerin yaprak dökmesi değil;
İçimizdeki o inatçı köklerin,
Sessizce ve boyun bükerek teslim olmasıdır yokluğa.
Bak, masanın üstünde yarım kalmış kahvemiz duruyor,
Üzerine ince bir tül gibi çöktü sabahın az öncesi serinliği.
Sen şimdi sessizligimde huzur bulmuşsundur,
Ben ise odanın ortasında,
Gözlerimde bıkıp usanmadığım o eski filmin replikleriyle,
Sensizliğin rüzgârını tarıyorum parmak uçlarıyla.
Gecenin bu vaktinde,
Zaman akmayı unutan bir nehir sanki...
Hatırlar mısın, yapraklar ilk kez o renge büründüğünde,
Hani şu bakırla pas arası,
Hani şu dokunsan paramparça olacak gibi duran hüzün rengi...
Biz seninle acının bile kıyısında el ele tutuşmuştuk.
Şimdi her yaprak dalından kopup camıma vurduğunda,
Sanıyorum ki sen dokunuyorsun gönlümün bam teline
İçimdeki o köhne sokak lambası,
Sen geçiyormuşsun gibi titriyor yine.
Ne tuhaf; insan sevdiğinin gölgesinde üşür mü?
Üşüyorum.
Sırtımda o eski kaban, ruhumda dökülen gazeller...
Bir aşk ki bu,
Ömrün en nankör mevsimine kurulmuş tahtı.
Ne kışın o sert ayazı var ucunda,
Ne yazın o kör edici, yakıcı güneşi...
Sonbahar bu;
Ne tam var ediyorsun beni, ne de tamamen yokluğa gömüyorsun.
Bir ayağım gurbette, bir ayağım sende.
Dalları kırılmış bir ulu çınar gibi duruyorum orta yerde,
Köklerim derinlerde,
Gövdemde bıçak yarası gibi duruyor adının harfleri.
Hadi, ört üzerimi biraz daha rüzgârla,
Bırak da saçlarımda o eski ezgilerin tozu biriksin.
Nasıl olsa sabahın ilk ışığı vuracak penceremize,
Nasıl olsa hayat denilen o kalabalık rüya,
Yine bizi başka bir güne uyandıracak.
Ama şimdi sus...
Bırak yapraklar dökülsün,
Bırak zaman o ağır aksak ritmiyle akıp gitsin.
Çünkü biz bu sonbaharda,
Sadece birbirimizin gölgesine sığınmayı bildik en çok.
Ve gölgesi bu kadar ağır olan bir aşkın,
Kışına da razıyız,
Kıyametine de...