Sessiz Gidenlerin Memleketinden

Güz gibi geçti zaman, elleri mavi tren soğukluğunda 

beklerken fermanını son hücresinin, 

bir gidişi karşılamaya gelmiş gibiydi, 

oysa gelen kimse yoktu, hiç olmadı da

saatler sadece geçiyordu içinden. 

zaman hep içeriden akardı, 

tutunacak bir şey olmadı hiç bir zaman... 


biraz geç sevinir, biraz erken yorulurdu, 

yaşamakla arasındaki tek fark buydu. 

iyi olmayı erken öğrenmişti, uyum sağlamayı hiç. 

kimseye yük olmamak için kendi ağırlığını artırdı, 

bunu kimse fark etmedi. 

sonra attı ağırlığının en hafif tarafını yine olmadı. 

zaman hiç dışarıdan görünmedi, 

sökülse kanatacak, kalsa yoracak, takvimler

onun adını bilmezdi, saatler onu tanımazdan gelirdi. 

çocukluğu geniş bir boşluktu, içinde düşmek serbestti. 

her yara bir açıklama gerektirir gibi... 

büyümek dedikleri şey, acıya alışmak değil, 

acıyla sessiz anlaşmalar yapmaktı. 

bunu hiç anlayamadı...


bir masası vardı Adnan Bey’in, üzerinde tamamlanmamış günler. 

bardakta su bayat, ekmek dünle akraba. 

maneviyatı kuvvetliydi, bazı geceler kendini oradan toparlardı. 

ama dünya hızla dönerken beklemezdi olağan, 

niyetleri yan cebinden düşürürdü. 


oysa insanı bir ölüden ayıran şey zamandır, 

kitaplığına toz düşmüş bir kitabın önsözü öyle demişti.

ölüler eksik kalmaz. 

Adnan Bey ise her gün bir yerinden biraz daha eksildi, 

tamamlanmamakta ısrar eder gibi kendini bir yazgının önüne bıraktı. 


bunu anladı, ama anlamak kurtarmadı onu. 

zaman denen zehir, onun için bir düşman değildi, bir yargıçtı. 

ne savunma dinledi, ne niyet tarttı, sadece hükmünü ağır ağır okudu. 

yaşamak dedi içinden, “bu kadar mı?” 

bir rol verilmişti ona, repliği az, sahnesi uzun. 

alkış yoktu, ama perde hep açıktı. 

iyiliği bir kusur gibi taşıdı, fazlalık sayıldı merhameti. 

herkes hızla değişirken o kendini korumaya çalıştı, 

suç sayıldı. 


ve Adnan Bey, bu suçu sessizce taşıdı. 

kimseye anlatmadı kendini, çünkü anlatmak biraz da hafiflemek demekti.

yalnızlığı bir memleket gibi gezdi, her sokağını ezbere bildi. 

kimseye kötülüğü dokunmadı, işte tam buradan vurdular onu. 

Ey hayat, dedi içinden, bu kadar mı payıma düşen? 

Bir lokma ekmek, bir yudum sabır, bir ömür susmak mı?

korkmadı ölmekten, ölmek kolaydı. 

korktu eksik yaşamaktan, adı varken çağrılmamaktan, 

orada olup yok sayılmaktan. 

zaman sırtına bindi, kamçı vurmadı, daha beteri oldu: 

hiç konuşmadı. 

sessiz zulmü öğrendi böylece, en ağır olanın bu olduğunu. 


bir ülke gibiydi Adnan Bey, sınırları ihlal edilmezdi, 

ama kimse de yerleşmezdi içine. 

Toprağı verimliydi, ekeni olmadı.

ve bir gün, yorgunluğunu da bıraktı olduğu yere.

çünkü insan her şeyini taşır da kendini taşıyamaz bazen.


adı bir rüzgara karıştı Adnan Bey’in.
ne bir ağıt yakıldı ardından,
ne de yüksek sesli bir yoklama alındı.
bu topraklar sessiz gidenleri çabuk tanır dedi
kitaplığına yüz tutmuş bir yazarın son sözü...


O, kimseye kötülük etmedi,
işte en büyük suçu buydu.
eli temizdi, yüreği açık,
kaderi kapalıydı.

Ey hayat,
dedi demedi,
zaten duymadın.
sen kalabalığı seversin,
Adnan Bey yalnızdı.


bir isyan çıkaramadı içinden,
çünkü isyan bile biraz omuz ister.
O yük olmamayı fazla ciddiye almıştı.

ve bak,
Eksildi,
yavaş yavaş,
kimseye çarpmadan.

ve bitti.
bu şiir bağırmadı,
çünkü Adnan Bey de bağırmadı.




19 Ocak 2026 146 şiiri var.
Beğenenler (1)
Yorumlar