Ucuz Ölümler Ülkesi Anatolia13 / Savaş ve Barış


“Savaşı kazananlar olur, ama barışı kaybeden insanlık olur.” Bertolt Brecht.


1

Ölümsüzlüğün nevasında

ateşin cennet yatağında çamura şerhinde

ilk yasağın günahıyla elmadan döl tutup

sırtında kıyamet hırıltısıyla

sonsuzluğun karnına tekmeler atarak

atoma işlenmiş mavi emziyen dünyanın

doğumunda filizlenen *liv

*mahur gök ve toprak.


Kevseri toprağa kararak ölüm ile

Tanrı’nın can üflediği tin.

yazgının süveydasında Adem’in Havva’da

bir nüveden, ete ve kemiğe soy verdiği suretler

Habil ve Kabil’den bu yana

çamurda aşı tutan hem kardeş hem düşman

iyi ve kötüden, kin ve merhametten süregelen

Nuh’un yağmurlarda gezinen eşkâliyle

çoğalarak yeniden

meşrep ve dillerle, kavim ve milletlerle

ırk ve renklerle toprağa ve inkara kan verdi
tanrının ilkel oğulları ve kadınları.


Tek kelimede cümle

-İlahi- birliğinde

birden gelip iyiliğe davet kılınmış üç semavi

İbrahim’de yurt bulan

peygamberler diyarı Anatolia.


2

Tanrı’nın antik sesiyle kutsanmış atlaslarda doğan 

*mythos, epos, logos

neolitik yüzlü tarihin

resimler çizili in duvarlarında

keskin taş ve demir uçlu

frig, lidyaurartu, hatti, hitit’ten

huri, mittani, med, arami’e dek

Heredot’ta ilk/el *epope.

Medusa’nın saçlarından ya/yılan kötülüğü,

gece tanrıçasından doğma Eris’in nifak elması

ponos, lethe, limos ve algos ile el ele

Ares’in savaşı icadı.

Homeros’un Truva’da İlyada’dan baktığı

Aşil’inden ölümsüzlük tadan tragedya

(yer)yüzünde tarihin diş izi,

nal sesleri, kuşatılan kaleler, yıkılan şehirler ve kılıç kesiği,

metafiziğinde çok tanrılı insanın

kendine yenilgisidir kendiyle olan savaşı.


3

*“Savaşın gerçek şiiri, onun acısıdır.”

Sesin şahitliğinde iyi insanları, güzel zamanları

baharı ve çiçekleri düşlerken

zalimliğin, şiddetin ve inkârın koynunda

iskambil kâğıtları gibi entrikalara gebedir barış.


Kendini paklayan gotik törenlerle

kutsanan bıyıklı devlet

toprak, sınır, ya da at, avrat, silah.

hem, dişini bileyen vatan-millet-sakarya şamarına

kim edilmez ki feda?


Küf(ür)lü ağızların emir kipiyle buyuran, bölen ve ayıran

yıkım ekleriyle kutsanan kavga.

uygun adımlarla yürünen coşkulu marşlarla çınlayan

milliyetçi, devletçi, vatansever uğultular.

işaret parmağında ünlem gibi duran sus! ile

ayrıştırarak alfabeyi

duvarları darbe emici özelliğe sahip

ülke duvarlarında çınlayan demir ağızlar

sert sesli harflerle çekimleyerek iyelikleri

etnik cümle kavşaklarında

kendi varlıklarına armağan ederek

yeni sıfatlar ve isimler türettiler

haritadan silinen yer, zaman ve insana dair.


4

Kurduğu hayallerini bile unutanların ülkesinde

iç acıların toplamı ölüm biçimli

*arketip bir yaraya dönüşür.


Güneşin ateşle sıvandığı

cinayet mahalli Anatolia’da

bitmiyor üç gün üç gece matemler

her emsal hikâyede böyledir bu,

üzüntülerdir kalanlara kalan.


Göğsüne takılı asker babasının resmine

‘toplu iğne ucunda’ kalbi ağrıyan

ve ağlayan Arya’ya bakarak kalakalan

ölüme başak veren acı(mız)

alışıyor olmanın ihanetiyle tavaf ederken küllerini

‘şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.’


Öznesi şiddet, yüklemi edilgen

‘kahraman!’ sayılmış ‘umut hakkı’na atılan

ucuz özgürlük çağrılarında

kan tutan renklerin pıhtısında

kendini sınayan şecere

kör ederek varoluşunun gözlerini

barut kokulu kof sözlü itaat tortusundan geriye

toz y/tutuyor çığlığın simyası.

Bir kelimesi eksik ‘kahrolsun’ mottosunda

koordinatları verilmiş

eli kanlı sloganlarla okkalı bir eylem eki oluyor öfke.

Ah, pencereleri mıhlanmış ülkem

sürsün istiyor kanı kanla yıkayanlar.


Kapısı sürgülü,

karadan daha üzgün halk zindanlarında

gözleri bağlı Themis’in terazisinde

boynunu kırarak umudun

ortodoks devletin travmatik avuntusudur

dogmatik ideoloji.  


5

Acılara bir kaç beden küçük geliyor dünya.

uzun menzilli savaşların hengame *satıhıyla

heba edilmiş zamanlardan geriye kalan

alnında ölüm lekeli anlamın girdabında

dert işçileri şairler dillerinde özgürlük türküleri,

kalplerinde gam ile siper kazarken imgenin dizelerinde

hislerin kudretine tercüme ederek şiiri

dağların bağrında bir suç gibi

diyar diyar gezinir mısralar.


Ey, alnına güneş çizili *eftal bakışlı analar

dili ağzında gömülü analar

mezar sesli ağıtlarla toprağa oğul vermiş

yüreği *d/ağlar analar

anımsayışın her dilde rengi bir her evlat acısında

leçeğe sarılı gözyaşlarını akıtarak içlerine

her biri bayrak bayrak memelerinden d/ağlar...



Foto: Habil ve Kabil. 

Liv: 1. Hayat, 2 Kımıldama, kıpırtı, hareket-devinim.

Mahur: Türk Sanat Müziği'nde neşeli, şuh, ferahlatıcı ve canlı hisler uyandıran, kökeni Farsçaya dayanan klasik bir makamdır.

Mythos (mit/öykü), Epos (destan/şiir) ve Logos (akıl/mantık).

Epope: Savaş, kahramanlık, göç gibi toplumsal konuların destansı bir şekilde anlatıldığı eserlere epope denir.

Ponos (ıstırap), Lethe (unutma), Limos (açlık), Algos (keder).

“Savaşın gerçek şiiri, onun acısıdır.” Wilfred Owen

Arketip: İlk örnek, asıl numune. İnsanlığın ortak geçmişinden gelen, kolektif bilinçdışında yer alan evrensel kalıplar, ilk örnekler ve sembollerdir.

Satıh: Dış, yüz, yüzey.

Eftal: En iyi, en güzel, en değerli, en faziletli olan.

D/ağlar: Dağ, dağlamak, ağlamak.


https://www.youtube.com/watch?v=K-VjCqjA5Mg



27 Mart 2026 19 şiiri var.
Beğenenler (5)
Yorumlar (2)
  • 23 gün önce

    Hani bilindik bir laf var ya; "savaşın ne kazananı vardır, ne de barışın kaybedeni" diye...Savaşı çıkaranlar değil, mağdurlar ölüyor ve geri kalan sağlar da yerinden yurdundan edilip göçlere zorlanıyor. Ülkeleri, toprakları talan ediliyor, kaynakları yağmalanıyor ve muhtaç bırakılıp sömürülüyor. Kapitalistlerin ve emperyalistlerin amacı zaten gücüne güç katmak, karşı gelenleri ve zayıf olanları boyunduruğu altına almak ve güçsüzleri ayak altından çekmektir. Ve savaş çıkarmak için de hep bi hazır bahaneleri vardır. Orda sözümona; ya kendilerine ya da sözde barışa! tehdit unsuru oluşturacak ya bir terör grubu vardır, ya da nükleer bombaları! Nasıl politik gülünç bir savunmaysa bu artık; bu kapitalist ve emperyalist devletler, tiranlar, dispotlar! kan emiciler! gözü doymazlar! barış nidalarıyla asıl kendileri o savunmasız ülkeleri bombalayarak, yağmalayarak, petrollerine ve diğer kaynaklarına çökerek ve de barışı ihlãl ederek savaşı başlatanlar da yine onlardır. Bunların çarkını döndürmesi ve sürekliliğini sağlaması için, barışla, refahla, huzurla zerre alãkasız, politik ve çıkar savaşları olduğunu artık yediden yetmişe herkes biliyor.

    Çok acıdır ki tarih sahnesinde bu kanlı savaşlar hep vardı ve olmaya da devam edecek! Savaşın olmadığı yerde barıştan söz edebilir miyiz? Barış sözcüğü ne yazık ki muhaliflerin dilinde pasif bir eylemden öteye geçemiyor. Kapitalist düzenin işleyebilmesi, zengin sermayesini döndürebilmesi ve sahadan geri çekilmemesi için savaşmak adı altında türlü türlü dolaplar çevirip, çeşit çeşit politik yalanlarla palavralar sıkması gerekiyor ve bunu artık açık açık gizlemeden, göstere göstere yapıyorlar.

    O yüzden dünyanın yarısından fazlası bu kanlı topun ucundadır ve derince kazılan bi mezarlıktır.

    Çok az bir azınlık da direnip, son damlasına kadar savaşmaktadır.

    Barışın vahiyle bile olsa! geleceği o mutlu günleri dünya gözüyle görür müyüz bilmiyorum. Umarım çocuklarımız görür! Umarım yeni nesil bunlara dur diyecek güçte, dirençlikte, akıllılıkta, aydınlık bilinçte, duyarlılıkta, dayanıklılıkta olurlar ve bi devrim yaparlar!

    Şiirine gelecek olursak; bu güncel konuları, iyileşmeyen ve kabuk tutmayan yaraları, toplumsal, politik ve siyasi olayları işlemen, dikkat çekmen çok yerinde ve duyarlıca...Bunu anlamlı buluyorum ama kanayan yarası da aynı uzamda böyle derin ve çok ağır olduğu için, kelimeler de canhıraş kovalamaca içindeler ve boğulacak gibiler ardısıra sanki...

    Biraz rahatça nefes alabilecekleri bir alan açman lazım, biraz havalandırman, serbest bırakman He güneşe çıkarman lazım...

    Dünya zaten yeterince havasız ve yarı açık cezaevini andırıyor ve bizler de ölümlü tutsakları olarak, en azından şiirlerde düşlerimizi, kurduğumuz cümleleri bari zincirlerimizden kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmalıyız.

    Sen sanki çoğu sözcüğü ters kelepçeleyip, kuş uçmaz kervan geçmez, haritadan silinmiş bir yere toplu sürgüne göndermişsin.

    Biliyorum, farkındayım, bu yükten biran önce kurtulmak istiyorsun ama farkında değilsin sanırım daha da çok yüklendiğinin.

    Ağır başlayıp, kalbi ağzında atan şiir; bana göre sonlara doğru alnında biriken teri silip, kravatını da çözüp fırlattı ve gömleğinin birkaç düğmesini de koparıp isyan ederek, rahatça bi nefes aldı nihayet...

    Tebrikler Güney, duyarlı yüreğini ve cesur kalemini selamlıyorum.

    Saygılar.