Varlık Halısı
Nerede başladı bu yol, hangi rüyanın sınırında?
Kim ördü bu sessizliği böyle ince, böyle kırılgan?
Biz bir toz tanesi miydik güneş ışığında savrulan,
yoksa güneş miydik tozların arasında kaybolan?
Mükemmellik denen o uzak yıldıza
kanat çırparken usulca
düşürdüler bizi kendi gölgelerimize;
bir çerçevesiz resme çevirdiler,
bir sözsüz şarkıya...
Acılar, geçmiş zaman yağmurları;
yaralar, açılmamış mektuplar;
kayıplar, yönünü şaşırmış rüzgârlar...
Ve o kadim sır hiç değişmedi:
Her düşüş, başka semalara doğru
bir yükselişi büyüttü içimizde.
Hangi hakikatin ışığıdır bu böyle
cam kubbeden omuzlarımıza düşen?
Biz kırık parçaları toplarken,
farkında olmadan
daha derin bir bütünlüğe erdik.
Çünkü her yara,
tamamlanmanın başka bir kapısıdır.
Bu yol ki sonsuzluğa çıkar;
her dönemeçte bıraktık bir parçamızı.
Her kayıp
bizi daha çok kendimize getirdi:
daha az, daha öz, daha hakiki.
Şimdi bu dinginlikte anlıyorum:
Her acı bir nakış aslında,
her kayıp bir desen.
Adı “varlık” olan o muhteşem halının
gizli ilmiklerinden biri.
Ve karanlıkta kendi hesabını tutanlar var ya...
Bilmezler asıl hazinenin
rakamlarla tartılamayacak kadar büyük,
kelimelerle anlatılamayacak kadar sade olduğunu.
Bu son değil,
sadece bir nefeslik durak.
Bu çıkmaz değil;
içimize açılan berrak bir ayna.
İlk kez bu kadar net görüyoruz kendimizi;
bu kadar çıplak, bu kadar tam.
Hangi sessizlik çözer bu düğümü?
Hangi ışık eritir gölgeleri?
Biz bir nehrin iki yakasıyız aslında;
aynı denize yürürüz
farklı yolları seçsek bile.
Bu kayboluş değil, aslımıza dönüş;
bu yok oluş değil, özün dirilişi.
Bir mum gibi erirken
ışığa yaklaşmanın huzuruyla yanarız.
Ve yol daralır gittikçe...
Tıpkı bir nehrin denize kavuşurken
genişlemesi gibi garip bir hikmete uyar.
Kaybettikçe bulduk.
Bıraktıkça çoğaldık.
Şimdi bu sükûnetle anlıyorum:
En büyük servet, en sade hâlimiz;
en derin hakikat, en suskun anımız.
Ve o ayna ki...
kırılsa da her parçasında
bütünü gösterir.
Tıpkı biz...
Dağılsak da
her zerremizde
tam olmaya devam ederiz.