Veda Mührü
Yıllardır bir vaha olacak umuduyla beklediğim o çöl kapındayım,
Yorgun silahları gömdüm; bu anlamsız savaşın dışındayım.
Öyle devasa bir sevdaydı ki bu, sığmadı senin dar dünyana,
Bir güneş bıraktım da, sen razı geldin o zifiri karanlığına.
O merhamet nedir bilmeyen, taş kalbine sırtımı döndüm,
Sana verdiğim her nefesi, bir bir kendi göğsüme gömdüm.
Ah o gözlerin, artık hangi yalanın baharında gülecekse gülsün,
Benim semamdan çekildin ya; artık isterse bütün kainat üzülsün.
Zayıflık sanma bu gidişi, bu kendinden taşan bir ruhun hürriyeti,
Böylesine büyük bir aşktan vazgeçmek, kalbin en mağrur asaleti.
Sen, sığındığın o sığ kıyılarda kum tanelerini sayadurursun,
Ben, haritası çizilmemiş denizlerin fırtınasında pusulasızım.
Kendi sessizliğimi kuşandım, artık sözlerim sana birer yabancı,
Dinsin artık o sahte merhametin, içimde kalmasın senden tek bir sancı.
Seni seninle bıraktım ya, işte bu sana verebileceğim en ağır ceza,
Bak şimdi bomboş ellerine; ne bir sığınak kaldı sana, ne de bir eza.
Gidiyorum... Kendi yüceliğimi, senin o cüce merhametine sadaka bırakarak,
Gözlerin istediğine gülebilir artık, çıktım bu yangından senden uzaklaşarak.
Senin o dar sığınağında kalmak, benim gökyüzüme bir ihanetti,
Sana verdiğim her emek, celladımı besleyen bir kefaletti.
O duygusuzluğun kalesi olan kalbine, veda mührümü vuruyorum,
Bir devin bir cüceye sığamayacağını, ancak giderken anlıyorum.
Takviminden düştüğüm gün, senin için zamanın son hükmüydü,
Benim içinse o büyük enkazın altından çıkmak; yeni bir ülküydü.
Bakışların artık hangi sahte pırıltıda bir teselli bulursa bulsun,
Benim okyanusumdan çık da; artık dilediğin sığ sularda boğulursun.








