Her Çocuk Bireydir
Dieser Beitrag wurde am 20.04.2013 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
Çocukluğumun yarısı hastanelerde geçti diyebilirim. Gölcük Askeri Hastanesi'ndeki hemşirelerle ve doktorlarla neredeyse ahbap olmuştum. İki haftada bir hastaneye taşınıyordum hem de yatılı misafirleri olarak. 'Yine mi sen?' diye isyan ediyorlardı hemşire ablalarım.
Annem üzerimize çok titrerdi. Kış günlerinde, montumun başlığını okulun servisinde bile açmazdım, robot gibi otururdum yarım saat boyunca. Maazallah annem görürse ya da bir söyleyen olursa ne yapardım( !) Çocukken hiç kar topu oynayamadım arkadaşlarımla. Hiç terli terli su içmenin tadına varamadım ya da dondurma yiyemedim yazın kavurucu sıcağında. Şimdi düşünüyorum da acaba ben mi çok narindim, yoksa yetiştirilişimden mi kaynaklanıyordu bu narinlik? Hasta olmaya çok mu meyilliydim yoksa aşırı koruyucu bir tavırla karşılaştığım için bağışıklık sistemim mikroplara karşı dayanıklı değil miydi? Sanırım ikinci seçenek daha mantıklı.
Anneciğim kendisini öyle yıpratırdı ki peşimizden koşarken! Babam sık sık seyire giderdi Deniz Astsubayı olduğu için. Gurbette, iki çocukla, tek başına baş edebilmek zordu tabi. Üzerimize titreyişinin sebebi de bu olmalı gerçi annem hala daha aşırı koruyucudur . Telefon konuşmalarımızda sorar: ' Kızım, patik giyiyorsun ayağına değil mi bak havalar soğudu. Yiğidime de yün kazak örüyorum, oh sıcacık tutar! İçlik giydirmeyi unutma çocuğuma.'
' Anne, evler sıcacık, çocuğu kat kat giydirirsem havale geçirir.' desem de karşı koyar dediğime: ' O daha küçücük, anlamazsın sen. Sakın incecik şeylerle dolaştırma çocuğumu. Vah vah vah! Hasta edecekler torunumu.'
Gülerim diyaloglara, gülerim de çaktırmam anneme. En sonunda içi rahatlasın diye: 'Tamam anneciğim, sıkı sıkı giydiririm sen merak etme olur mu?' derim, sonra derin bir 'oh' çeker nihayetinde doğru yolu bulduğum için.
Annelik ne çok özveridir ve ne özel bir duygudur. Ama şu var ki çocuklarımızın üzerinde aşırı koruyucu tavır sergilememeliyiz bana göre. Aksi takdirde, ayaklarının üzerine basmaları zor bir süreç halini alır. Üniversiteye ilk başladığımda öyle zor günler geçirmiştim ki! Annem yoktu yanımda, her şeyi kendim yapacaktım. İkinci öğretim olduğum için derslerimiz akşam sekiz buçuğa kadar sürerdi. Öyle tedirgin olurdum ki anlatamam ki o yaşına kadar: ' Kız kısmı akşam namazından önce evinde olur' zihniyetiyle yetiştirildiğim için, gece dışarıda kendimi uzaylı gibi hissederdim. 'Ya şimdi başıma bir şey gelirse?' paranoyasını uzun süre atamadım hafızamdan.
Halbuki çocuk, biraz olsun özgür yetiştirilmeli. Tabi ki de başı boş bırakılmalı demiyorum ama yaşayıp görmesine olanak verilmeli. Ki, en güzel öğrenme şeklidir. Biz yine çocuklarımızı denetleyelim, gerekirse takip edelim ama onları kendi doğrularımızın içerisinde hapsetmeyelim. Bırakalım, arada bir yanlış yapsın . Yapsın ki, doğru olanı kendisi anlasın. Yasaklar daima çekici kılar bazı şeyleri. Kesin ifadelerle yasaklamak yerine, bir şeylerin neden yapılmaması gerektiğini doğru ifadelerle anlatmalıyız çocuklarımıza.
'Bunu yapmayacaksın. O kadar!'
'Neden anne/ baba?'
'Bak edepsize bacak kadar boyuyla hesap soruyor bir de! Yapmayacaksın dedim, o kadar?'
...
Bu kadar yanlış bir konuşma şekli olabilir mi? O çocuk, mantıklı yanıtlar almadığı takdirde, o davranışı neden yapmaması gerektiğini nasıl bilsin?
Bu yazıyı kaleme almamın sebebi, çocuk yetiştirmenin bir sanat olduğunu bir kez daha hatırlatmak istememdi. Ve bunu, kendi deneyimlerimle ve somut örneklerle okuyucularla paylaşmak istedim. Son olarak da Namık Kemal'in çok beğendiğim bir sözüyle yazımı tamamlamak istiyorum. 'Eğitim, anne kucağında başlar; her söylenilen kelime, çocuğun şahsiyetine konan bir tuğladır.' İster iyi olsun, ister kötü; ağzımızdan çıkan her söz ya da her davranış çocuğumuza tuttuğumuz bir ayna, temeline attığımız bir tuğladır aynı zamanda. Anne- baba heykeltraş gibidir. Önemli olan, çocuğun kişiliğini doğru şekillendirmektir.