Babanın Bedduası
Abdullah'ın düğünü olalı daha bir yıl bile dolmamıştı. Allah O'na nur topu gibi bir evlat verdi. Köyde evlenen gençlerin, düğünden sonra, en önce çocuğu olan Abdullah'tı. O nedenle arkadaşları arasında derecesi ve süksesi epeyce artmıştı. Erken çocuk sahibi olmak üstünlük sayılıyordu.
Her gün iş dönüşü, akşamları kahvehaneye çıkıyordu. Önceleri herkesten önce gelip, arkadaşlarının gelmesini beklerken, şimdi en son O geliyordu. Artık, arkadaşları O'nu bekliyorlardı. Oğlundan ayrılmak pek kolay olmuyordu. Arkadaşları;
-- ?'Abdullah, oğlunun mamasını yedirip, altını aldın mı? Kerata babasını salmaz oldu kahveye!'' gibi sözlerle espriler yapıyorlardı. O'da;
-- ?'Hadi hadi kıskanmayın. Hele bir büyüsün, oğlumla beraber geleceğiz kahveye. Onu öyle bir yetiştireceğim ki, hiçbirinizin oğlu bileğini bükemeyecek. Adı gibi Yavuz olacak. Haa, kızı olanlar da benim kızımı al diye boşuna kapımı aşındırmasınlar. Oğluma şehirli kızı alacağım ben. Şimdiden söylemiş olayım.'' diyordu.
Abdullah -köylülere göre- adına uygun yaşayan bir genç değildi. Köyün gençleri çoğunlukla namazında niyazındaydılar. Ama Abdullah, dinini öğrenememiş üç-beş gençten birisiydi. Diğer gençler vakit gelince camiye giderlerken, onlar domina taşı dizmeyi, pişpirik oynamayı tercih ediyorlardı. Henüz yüzüne karşı kimse bir şey söylemiyordu ama, arkasından, gıyabında kınayanlar az değildi.
Zaman böylece akıp geçiyordu. Abdullah'ın oğlu günden güne büyüyor, gelişiyordu. Hem de tam babasının istediği gibi!.. Abdullah bildiği herşeyi oğluna -eksiksiz- öğretiyordu. Yavuz da çok yetenekli bir çocuktu. Gördüğünü, duyduğunu çok çabuk belliyor, kavrıyor ve öğreniyordu. Daha on yaşına gelmeden, babasının öğrettiği her oyunda, babasını bile yeniyordu.
Köyün aklı erenleri, dini bütünleri bu durumu gördükçe Abdullah'a için için kızıyorlar, ?'bunları öğreteceğine, dinini diyanetini öğretse daha iyi olmaz mı?'' diye söyleniyorlardı. Fakat, Abdullah'a söylemeye, duyurmaya cesaret edemiyorlardı.
Köyün imamı da öyle düşünüyordu. ''Kendisi ne yaparsa yapsın, ama küçücük çocuğu daha şimdiden kumarbaz yetiştirmesi olacak şey değil'' diyordu. Bir gün, halkın da sıkıştırması ile, Abdullah'ı evine davet etti. Abdullah önceleri isteksiz göründü ama, ısrar edince kabul etti. Eşi ve oğluyla birlikte yatsıdan sonra imamın evine misafir oldular. İzzet ve ikram faslı bitince derin bir sohbete daldılar. İmam Bekir Efendi, Abdullah'ın kendisini dinleyecek kıvama geldiğini anlayınca, sözü esas söylemek istediği konuya doğru getirdi.
-- ?'Abdullah, sen çok iyi ve çok çalışkan bir insansın. Yeteneklerini, dürüstlüğünü, ailene olan düşkünlüğünü takdir ediyorum. Yalnız mühim bir kusurun var ki, o bütün bunları gölgeliyor.'' dedi.
O ana kadar kendisi hakkında söylenenlerden koltukları kabaran Abdullah, sanki kendisini yeni keşfediyormuş gibi hayal alemine dalmış, kolu bacağı bir yerlere doğru yayılmış gitmişti. İmamın son cümlesinde ?'yalnız bir kusurun var ki, o bütün bunları gölgeliyor.'' demesi üzerine, sanki başına bir balyoz yemiş gibi sarsılmış, daldığı hayal aleminden uyanmış, sağa sola yayılan kolunu- bacağını mümkün olduğu kadar toparlamaya çalışarak, biraz yüksekçe sayılabilecak, heyecanlı bir sesle;
-- ?'Nasıl yani? Ne kusuru hocam?'' diye feryad etmişti. İmam tüm sevecenliği ve bilgeliği ile Abdullah'ın gözlerinin ta içine bakıyordu.
-- ?'Sakin ol!.. Sakin ol Abdullah!.. Sakin ol kardeşim! Söyleyeceğim, hepsini söyleyeceğim. Ama önce heyecanını yatıştıralım, dinlemeye ve anlamaya hazır hale getirelim seni.'' dedi. Bu sözleri söylerken Abdullah'ın sırtını sıvazlıyordu.
Abdullah, gördüğü bu ilgi ve şefkat karşısında allak bullak olmuştu. Hayatında hiç hissetmediği utanma, sıkılma ve mahcubiyet duygularını ayni anda ve çok yoğun bir şekilde hissediyordu. Üzerine sanki çığ düşmüştü. İmam efendi peş peşe sıraladığı takdir edici sözlerle kısa sürede Abdullah'ın toparlanıp kendine gelmesini sağladı. Zihni bulanıklığı geçmiş, tamamen berraklaşmıştı artık. Ne var ki yüzünün kırmızılığı hala devam ediyordu. İmamın verdiği bir bardak soğuk suyu da içince iyice rahatlamış olacak ki;
-- ?'Hocam Allah aşkına söyle, nedir bu benim iyi yanlarımı gölgeleyen kusurum? Kimseye bir zararımın olduğunu, olabileceğini düşünemiyorum.'' dedi.
Bekir Hoca sesinin bütün tatlılığı ve yumuşaklığı ile, Abdullah'ın güçlükle duyabileceği bir tonla fısıldar gibi;
-- ?'Yok evladım, yok tabi, hiç kimseye bir zararın yok. Sen oldukça terbiyeli, haddini bilen bir gençsin. Buna herkes de şahittir. Senin bütün kusurun, yanlışın başkalarına olan değil, kendine olandır.''
Abdullah'ın yeniden kafası karışmaya başlamıştı. Ellerini havaya kaldırarak;
-- ?'Dur hocam, dur!.. Kafam yeniden karışacak. Şunu bana anlayacağım dille açıkça anlat hele!..'' dedi.
Hoca gülümseyerek sözlerine devam etti.
-- ?'Elbette, elbette anlayacağın şekilde anlatacağım evladım. Amacım o zaten. Ne demiştim? Senin bütün kusurun kendine olandır. Şimdi sakin ve sabırlı ol, sözlerimi hiç kesmeden can kulağı ile dinle bakalım beni de, neymiş o kusurun anlatayım.''
Bekir Hoca yumuşak ama ciddi bir tavırla sözlerini söylerken Abdullah'ın gözlerinin içine bakarak konuşmasını sürdürdü.
-- ?'Sevgili oğlum, sana az evvel ne kadar iyi bir insan olduğunu söyledim. Bunları tekrarlamaya gerek yok. Ancak sen onları söylediğimi aklından hiç çıkarma ki, kusurlarını sayarken, sanki yalnız onlar varmış gibi bir zehaba kapılma. Tamam mı cancağızım?
Yüzündeki kızarıklığın ve onun verdiği yanma hissinin yavaş yavaş kaybolmaya başlamasının yarattığı rahatlama hissiyle beraber, biraz meraklı, biraz endişeli bir şekilde başını sallayarak cevap verdi.
-- ?'Tamam hocam.'' dedi.
-- ''Öyleyse sakin sakin dinle bakalım!..'' dedikten sonra, ?'istersen isminin anlamından başlayalım: Abdullah'ın anlamı ?'Allah'ın kulu demektir.'' Dini inançlarımıza göre Allah'ın kullarından neler beklediğini, neleri yapmalarını, neleri yapmamalarını istediğini, kul olmanın ne gibi sorumluluklar getirdiğini, bu sorumlulukların yerine getirilmesi veya getirilmemesi durumunda dünya ve ahiret hayatında nelerle karşılaşılacağını ?kendine göre- mümkün olan en kısa yoldan, en tesirli sözlerle anlattı.
Abdullah büyük bir dikkatle hocayı dinliyordu. Hoca konuştukça, O, yaşadığı hayatı değerlendiriyor, duyduğu pişmanlığın ağırlığı altında ezildiğini hissediyordu.
Bekir Hoca sözlerini şöyle bağladı:
-- ''İşte Abdullah, Allah bizden böyle insan, böyle ana-baba, böyle kul, böyle toplum olmamızı ve böyle yaşamamızı istiyor. Şimdi kendine sor bakalım, sen bunlara ne kadar uyuyorsun?'' dedi.
Abdullah hocayı dinlerken ağırlaşarak önüne düşen başını güçlükle kaldırıp, hocanın yüzüne bakabildi. Cevap verebilecek durumda değildi. Gözlerinden akan yaşların ıslattığı yüzünü, cebinden çıkardığı mendiliyle sildikten sonra ayağa kalktı.
-- ''Hocam, izin ver, biz şimdi gidelim. Önce kendime geleyim, sonra yeniden görüşelim. Ben de sana; Bu akşam anlattıklarını 'daha önce neden anlatmadın hocam?' diye soracağım. Karşılıklı cevap veririz birbirimize...'' dedi.
Abdullah, eve geldikten sonra, hoca ile neler konuştuğunu eşine de anlattı. Her ikisinin de hayatları değişmişti. Ertesi günden itibaren eski arkadaşlarından uzaklaşmış, Bekir Hoca'nın yanından ayrılmaz olmuştu. Nasıl ibadet edeceğini, neleri yapıp yapmayacağını, yapacağı şeyleri nasıl yapacağını büyük bir şevkle öğreniyordu. Eski arkadaşlarının gözünde her geçen gün değeri düşerken, daha önce değersiz görenlerin gözünde süratle yükseliyordu. Artık eski Abdullah git-miş, bambaşka bir Abdullah gelmişti.
Eski yaşantısından kurtulup kendisini yenileyen Abdullah, öğünerek yetiştirdiği oğlunu da yenilemeye, değiştirmeye çalışıyordu. Aylar yıllar bu çaba ile geçiyordu. Fakat Yavuzu değiştirmek hiç de kolay olmuyordu. Bu yüzden sık sık tartışıyorlar, kavga edip küsüşüyorlardı. Yavuz çok sıkışınca;
-- ''Hepsini senden öğrendim. Madem bu kadar kötüydüler neden öğrettin? Ben de senin kadar gönlümce yaşayayım, belki değişirim.'' diyordu.
Yavuz evlenip babasından ayrılınca daha da söz dinlemez olmuştu. Ara ara babasını memnun etmek için -istemeyerek de olsa- yaptığı ibadetleri hiç yapmaz olmuştu. Babası artık O'nu göremiyor, konuşamıyorlardı. Bayramdan bayrama görüştükleri için, zavallı annesi çok üzülüyor, ağlamaktan başka elinden başka birşey gelmiyordu. İşler o raddeye gelmişti ki, ne Abdullah oğluna, ne de Yavuz babasına sevgi-saygı duyuyordu. Hısım akraba aralarını bulmaya çalışıyor, fakat hiç işe yaramıyordu. Özel olarak yapılan görüşmelerde ve cuma günleri verdiği vaazlarda Bekir Hoca bu ve benzer konuları anlatıyor, ne yapılması gerektiğini söylüyordu ama, herhangi bir tesiri olmuyordu.
Ne zaman bahsi geçse Abdullah oğlu için;
-- ''Gözü kör olsun!.. Allah iki gözünü kör etsin!..'' diyordu.
Hocanın ve kölülerin yaptıkları ikazlara kulak asmıyor, sadece o iki cümleyi tekrarlıyordu. Yıllar böyle geçti. Yavuz babasına inat olsun diye çocuklarını tıpkı babasının onu yetiştirdiği gibi yetiştiriyordu. Babasının yaptığı bedduayı önemsemiyor, söyleyenlere gülüp geçiyordu.
Yavuz fabrikada çalışıyordu. Köyden onun gibi fabrikada çalışanları işe götürüp getiren servis minibüsü vardı. Bazen mesai arkadaşları ile sözleşir, hafta sonları hep birlikte onunla balık tutmaya giderlerdi. O hafta sonu da sözleşmişler, pazar sabahı erkenden balık tutmaya gideceklerdi. O nedenle Yavuz erken yatmıştı. Sabah kalktığında sanki hiç uyumamış gibi başında bir ağırlık, gözlerinde bulanıklık hissediyordu. Elini yüzünü yıkadı, çantasını aldı evin önünde klakson çalan minibüse bindi. Arkadaşları pür neşe şarkı söylüyorlardı. Yavuz da onlara uydu.
O gün arkadaşları Yavuz'daki garipliği sezmişler fakat bir anlam verememişlerdi. Akşam eve gelince Yavuz yemek yemeden, hiç alışkanlığı olmadığı halde, kanepenin üzerine uzandı. Orada uyuyup kaldı. Eşi de yorulmuş olacağını düşünerek rahatsız etmedi, üzerini örttü.
Sabah münibüse yetişmesi gerekiyordu. Hem akşam da yemek yemeden yatmıştı. Eşi kahvaltısını hazırlayıp uyandırmaya geldi. Yavuz daha önceden kalkmış, etraf zifiri karanlık olduğu için tekrar yatmıştı. Uyumuyordu ama yatıyordu. Eşinin seslenmesi üzerine gerinerek kalkıp oturdu.
-- ''N'oldu?.. Neden kaldırdın?'' dedi.
-- '' Yatmak iyi geldi galiba Yavuz Efendi, unuttun mu bugün pazartesi, yani hafta başı... Az sonra minibüs kapıya dayanır. Kalk da kahvaltını yap, masa hazır.'' dedi.
Yavuz şaşırmıştı;
-- ''Bu saatte mi? Daha gece yarısı, göz gözü görmüyor yahu.'' dedi.
Eşi şaşkın ve tebessümle karşılık verdi.
-- ''Ne gecesi, ne yarısı yahu? Sen hala uyuyorsun galiba, Baksana dışarıya... Pırıl pırıl güneşi görmüyorsun galiba. Saate baksana yediye çeyrek var.'' dedi.
Yavuz hissettiği tuhaflık ve eşinin sözleri üzerine gözlerini ovuşturmaya başladı. Ama bir değişiklik olmadı.
-- ''Hanife eğer söylediklerin doğru ise, ben hiçbir şey göremiyorum. Seni bile... Galiba kör oldum.'' dedi.
Hanife kocası şaka yapıyor sandı.
-- ''Hadi be öyle şaka mı olur?'' dedi.
-- ''Vallahi şaka değil, görmüyorum.''
Hanife'nin elindeki boş çay bardağı yere düştü. Koşarak kocasının yanına geldi. Bağrışmalar, çığrışmalar ve büyük bir karmaşa başlamıştı. Az sonra Yavuz'u almaya gelen servis minibüsündeki arkadaşları durumu anlayınca Yavuzu ve eşini minibüse bindirdiler. Önce onları hastaneye götürdüler, sonra da fabrikaya gittiler.
Yavuz'un başına gelenleri duyanlar çok üzülmüşlerdi. Sebebini babasının beddua etmesine bağlıyorlardı. Uzun süre tedavi görmesine rağmen Yavuz kaybettiği gözlerine kavuşamadı. Fabrikadan tazminatını alıp ayrıldı. Çalışamayacağı için -babasının da ısrarı ile- basının evine taşındı.
Herkes Abullah'ı suçluyordu. Oğlu kör olduğu için zaten üzülüyordu. Fakat bu suçlamalar onu daha çok üzüyordu. Yaptığı bedduanın etkisinin olmadığını söylese de kimseyi inandıramıyordu.
-- ''Olacağı varmış olmuş.'' diyordu.
Yavuz hayata küsmüş, kimseyle görüşmüyor, konuşmuyordu. İyi havalarda eşi ve çocuğu ile ara sıra kırlara çıkıyordu. Hastaneden ilk çıktığı gün babasından ve annesinden özür dilemişti.
-- ''Sizi üzdüğüm için özür dilerim.'' demişti.
Bir daha da ne babasına, ne annesine ve ne de bir başkasına tek kelime söyledi. Yalnız eşi ve oğlu ile konuşuyordu. O da ihtiyacı kadar.
Bir gün, cuma namazı çıkışı eve giderlerken, birlikte yürüdükleri arkadaşları ve komşuları Abdullah'a her zamanki gibi sitem ediyorlardı; -- ''Senin bedduaların üzerine kör oldu oğlun.'' -- ''Evet evet, Yavuzu sen kör ettin. -- ''Beddua edeceğine, iyi dualar edip yalvarsaydın Allah'a böyle olmazdı.'' Her kafadan bir ses çıkıyordu. O güne kadar fazla bir tepkisi olmayan, üzüntüsünü içinde yaşayan Abdullah birden parladı. Söylenenlere, suçlamalara artık tahammül edemiyordu. -- ''Eehh yeterin be!.. Kör olan benim oğlum. Size ne bundan?.. Sanki benden çok mu üzülüyorsunuz? Gittiği yolun yanlışlığını ileri sürüp dedi-kodu edenler sizler değil miydiniz? Ben o kadar duası kabul olacak makbul bir adam mıyım da benim duamla kör oldu? Madem benim bedduamla kör oldu, şimdi de iyi dua ediyorum. Bedduam kabul olduysa, iyi duam da kabul olur. Duyun işte, duyun (ellerini havaya kaldırdı) Allahım; sana yalvarıyorum, dua ediyorum, oğlum Yavuz'un gözlerini aç!.. Yavuz'umun gözlerini aç!.. Aç Allahım, oğlumun gözlerini aç!.. Aç!.. Aç!.. Aaaçç!..'' diye bağırarak bastonuna dayana dayana ve ağlayarak oradan uzaklaştı. Doğru evine gitti. Bir daha da ölene kadar ne kahvehaneye, ne de camiye çıktığını gören olmadı. Ziyarete gelenleri de kabul etmedi.