Köprünün Cinleri
Dieser Beitrag wurde am 13.08.2011 als Auswahl des Tages hervorgehoben.
-- ''O kadar büyük konuşma Hatip. Bir gün başına gelirse, feleğini şaşırırsın sonra!..''
-- ''Bilal Aga, büyük konuşmuyorum. Bildiğimi söylüyorum ben.''
-- ''Yani sen cin, peri ve şeytan yok mu diyorsun?''
-- ''Hayır, öyle demiyorum. Cin de, şeytan da var. Hem, Allah'ın var dediğine ben nasıl yok diyebilirim ki?''
-- ''Öyle ise ne diyorsun? Doğrusu pek anlayamadık. Çavuş'un anlattıklarına inanmayan, olmaz öyle şey, diyen sen değil misin?''
-- ''Evet ama, ikisi aynı şey değil ki. Çavuş, ben gördüm diyor. Ben de ona itiraz ediyorum.''
-- ''İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu? Koskoca adam yalan mı söyleyecek? Dondum kaldım diyor. İnanmayalım mı yani?''
-- ''O sizin bileceğiniz birşey. Bana sorarsanız: Ben inanmıyorum. Gördüğü şey cin veya şeytan değil, basbayağı kediydi.''
-- ''Çavuşu bu hale kedi mi getirdi yani?''
-- ''Bir bakıma evet, bir bakıma hayır.''
-- ''Hoppalaa!.. Bu da ne demek? Hem evet, Hem hayır. Gelin de anlayın anlayabiliyorsanız.
Arkadaşlar, Hatip'in sözlerinden siz birşey anlayabildiniz mi?''
-- ''Biz de anlayamadık ama, senin gibi soru yağmuruna da tutmuyoruz. Soruyu soruyorsun, cevap verip, açıklama yapmasına izin vermiyorsun. Bırak da ne demek istediğini kendisi açıkasın?''
-- ''Hay diline sağlık be Muhtar Ali. Bakın arkadaşlar: İnsanlarla cinler aynı dünyada yaşamıyorlar. Onun için yolları kesişip birbirlerini göremezler. Ben, keçi, kedi ve köpek şeklinde gördüğünü söyleyenlere inanmıyorum. Çünkü, gördükleri cin, min değil, gerçek keçi, kedi ve köpektir. Ancak, kendi kendilerini korkuttukları için böyle donup kalıyorlar. Kediyi görünce Çavuş donup kalmış ama yanındaki Hanife Yenge'ye hiçbir şey olmamış. Çavuş'u çarpan cin yengeye hiç dokunmamış. Gördüklerine biri kedi, diğeri cin diye bakmış. Eee!.. Kediye cin dersen, o da adamı böyle çarpar! Hepsi bu işte! Vakitli-vakitsiz, hepimiz keçi, kedi, köpek ve daha birçok hayvan görüyoruz. Hangimiz Mehmet Çavuş gibi oluyoruz? Koskoca köyde Dahil Agam'la ikisini mi çarpıyor cinler? Çavuş'u Çarşamba geceleri, agamı da akşam ezanı vakitleri!.. Diğer zamanlarda nerede bu cinler? Tatile mi çıkıyorlar? Bunlar kendi kedilerini, keçilerini bile cin sanıyorlar. Beraber olsak bile onları çarpıyorlar!''
-- ''Beni katma işin içine, benimki başka! O saatte bacaklarının arasından kara üzüm gibi bir kedi geçsin de, sen ona cin deme, donup kalma. Cin değilse bacaklarımın arasında işi ne?
Bu konuşmalar köy odasında, yatsı namazını beklerken, yaşları elli civarında, sekiz-on kişilik bir arkadaş gurubu arasında geçiyordu.
Mehmet Çavuş: Köyün en uzun boylularından biridir. Kilosu da boyuna uygun olduğu için, iriyarıdır. Yaz aylarında, köyün tüm yetişkinleri gibi, kiremit ve tuğla ocaklarında çalışıyor, kış aylarında da evinin altındaki kahvehaneyi işletiyordu.
Askerliğini çavuş olarak yapmıştı. Adı hiç söylenmez, ''Çavuş'' diye çağrılırdı. Çavuş denince akla O geliyordu. Köyde başka çavuşlar da vardı ama, hiçbirisi, ilk adları söylenmeden kim olduğu anlaşılmıyordu. Acelesi var gibi hızlı hızlı konuşurdu. Bu telaşı nedeniyle bazı harfleri ve heceleri tam olarak telaffuz edemezdi. Birine veya birşeye kızınca dili daha çok dolaşır, söylediklerini anlamak zorlaşırdı.
Çavuş çok fazla sigara içiyordu. Devamlı olarak da kahvede duruyordu. O nedenle üstü-başı pek hoş kokmazdı.
Çavuş'un önemli bir özelliği vardı: Çarşamba günleri mutlaka cinlerin hücumuna uğrardı. O gün Çavuş bayılır veya donup hareketsiz kalırdı. Yani, çarşambalar O'nun kabus günleridir. Köyde herkes Çavuş'un cinler tarafından rahatsız edildiğine inandığı halde, yalnız Hatip inanmazdı.
Hatip: Çavuş'tan iki-üç yaş kadar küçüktür. O da yaz aylarını kiremit ve tuğla ocaklarında çalışarak geçirirdi. Diğer aylarda evden kahveye, kahveden eve, namaz vakitlerinde de camiye gidip geliyordu. İkisi de köyde yeni açılan beş yıllık ilkokulun ilk mezunlarındandı. Mahalle mektebinde de birlikte okumuşlar. Hatip daha sonra İmam-Hatiplik yapmış. Sarıyar Barajı'nın yapımında ambar memuru olarak çalışmış. Bilgisi, görgüsü arkadaşlarına göre daha fazlaydı. Cinlerle ilgili konuda olduğu gibi, daha birçok konuda onlardan farklı düşünüyordu.
Dahil Aga: Hatip'in kardeşidir. O'ndan iki yaş büyüktür. Mektep-medrese görmemiş. Arkadaşları ilkokula, mahalle mektebine giderken, o kırlara bayırlara kaçarmış. Bu yüzden okuma, yazma bilmezdi. Cahil kalmış. Hem de cahilliğini anlayamayacak kadar!..
Dahil Aga çok alıngan bir kişiliğe sahipti. Hemen hemen her sohbette kendisi ile ilgili alay edici bir söz söylendiği kanısına varır ve münakaşa çıkarırdı. Bu nedenle arkadaşları tarafından pek aranmazdı.
O da Çavuş gibi cinler tarafından rahatsız edildiğine inanıyordu. Akşam ezanı vakitlerinde kedilerden korkardı. Eğer kedi ona doğru geliyorsa mutlaka cin olduğuna inanıyordu. Tesadüfen yakınından veya bacaklarının arasından geçse, şoka girip tıpkı bir heykel gibi donup kalıyor, saatlerce kendine gelemiyordu.
Akşam saatleri de Dahil Aga'nın kabusuydu.
Hatip sözü O'na getirince herkes; sohbetin sonu geldiğini, Dahil Aga'nın muhabbetin tadını kaçıracağını düşünmeye başladı. Fakat öyle olmadı. Dahil Aga'nın göstermediği tepkiyi Çavuş gösterdi. Oysa konuşmaları sessizce dinliyordu. Belki de Dahil Aga'yı tahrik edip Hatip ile kapıştırmak niyetindeydi.
-- ?'Dahil, daldan düşmeyen halden anlar mı hiç? Kulak asma sen ona. Başına gelmedi ki bizi anlayabilsin!''
-- ''Yahu, o hayvanları sizin gibi ben de her gün görüyorum. Kucağıma da alıyorum, yanıma da geliyorlar. Ama ben sizin gibi evhamlanmıyorum. Cin oldukları, olacakları aklımın ucundan bile geçmiyor. Siz öyle misiniz ya?''
Hayret edilecek birşey, Dahil Aga hiç ses çıkarmadı. Onun sessiz kalışı Çavuş'u kızdırmış olacak ki, o güne kadar hiç görülmeyen bir davranış sergiliyordu.
-- ?'Hatip, Hatip Zekeriya! O kadar büyük konuşma. Senin okuduklarını ben de okudum. Senin bildiğin duaları ben de biliyorum. Büyük lokma yut, büyük laf etme derler! Başına gelirse sonra hem pişman, hem de mahcup olursun.
-- ?'Merak etme Çavuş, başıma da gelmez, pişman da olmam.''
Muhtar, Hatip'in bu kadar iddialı konuşmasına sessiz kalamadı.
-- ?'Aman Hatip, bu sözlerin beni endişelendiriyor. Allah'ın gücüne giderse başına bela bulursun sonra.'' dedi.
-- ?'Sen de mi muhtar? Akıllı adamsın diye seni koskoca köyün başına muhtar seçtik. İnanma böyle safsatalara!..
Ama sen de haklısın. Tüm köylünün inandığına inanmamak olur mu hiç? Sonra kendilerinin inandığına inanmayanı başlarına muhtar seçerler mi?''
Bu söz muhtarı hem üzmüş, hem de kızdırmıştı. Fakat muhabbeti bozmak istemediği için tepkisini; yüzünü asarak ve susarak gösterdi.
Çavuş'un tepkisi ise daha farklı oldu:
-- ?'Hatip, dilerim Allah'tan: Tez zamanda sana bizi anlayacağın bir musibet versin de, bizden özür dile!'' dedi.
Bu sözleri oldukça sert bir şekilde söyledi.
Değirmencilerin Hasan o ana kadar konuşulanları dinliyor, kendisine komik gelen sözler söylenince gülüyordu. Havanın gerginleşmek üzere olduğunu görünce müdahale etti.
--?'Hele durun arkadaşlar! Ne oluyor size? Ne güzel konuşuyor, muhabbet ediyor, şakalaşıyorduk yahu! Yapmayın öyle! Kırıcı sözler söylemeyin birbirinize. Çavuş ne var bunda kızacak. Sen bu tür sözleri ilk defa duymuyorsun ki. Her zaman konuşuyoruz bunları. Kızmak için değil, gülmek, eğlenmek, hoşça vakit geçirmek için konuşuyoruz. Senin cininden, perinden, şeytanından kime ne? Herkes ister inanır, ister inanmaz.
Tam sözünü bitirmişti ki, yatsı ezanı okunmaya başladı.
-- ''Sözümün doğruluğuna ezan şahit oldu bakın! Biraz sonra Allah'ın huzuruna duracaksınız. Hadi, barışın da öyle kalkalım.''
Çavuş hatasını anlamıştı.
-- ?'Küsmüş değilim ki. Sadece sitem ettim, o kadar. O'nun başına da gelince öğrenir Hanya'yı, Konya'yı. Belki biraz sert söyledim. Kusura bakma Hatip. Küsmüyorum ama, duam geçerlidir.''
Çavuş bu sözleri gülerek söyledi. Böylece gergin hava yumuşadı. Az sonra ezan bitti. Hep birlikte odadan çıkıp camiye gittiler.
Ertesi gün Hatip Karasu'ya değirmene gidecekti. Adil Ağabey'i ve Abla'sı da birlikte geleceklerdi. Camiden çıkınca arkadaşlarından ayrılıp ablasına gitti. Hazırlıklarını tamamlamalarını söyledi.
-- ?'Abla sakın gecikme, sabah namazını kılınca yola çıkarız. Biz camiden çıkıncaya kadar sen arabanı koş, yola çık. Dikyol altına varmadan biz sana yetişiriz. Hadi hayırlı geceler.'' dedi.
-- ?'Gecikmem, merak etme sen. Hasan kolayını bulsa şimdiden çıkacak yola. Karasu'ya gidecek diye, sevinçten göklere uçacak. Hiç geciktirir mi adamı?''
Ablasından ayrılıp tekrar kahveye gelen Hatip, arkadaşlarının ayni konu üzerinde tartıştıklarını görünce, selam verip yanlarına oturdu. Çavuş Hatip'in oturduğu anda ayağa kalkıp çay ocağına doğru yürüdü. Masadakiler Hatip'ten kaçıyor düşüncesiyle Çavuş'un gidişine engel olmak istediler. Çavuş,
-- ''Durun arkadaşlar kaçmıyorum. Belki Hatip incinmiştir. Elimle bir çay yapayım da gönlünü alayım.'' dedi. Sonra da yaptığı çayı Hatip'in önüne koydu. Gülerek:
-- ''Kusura bakma Hatip, küs değilim ama duam geçerlidir. Sende küsme:'' diyerek, camiye giderken söylediği sözü tekrarladı.
Hatip çayını içtikten sonra ağabeyi ile birlikte eve gittiler. Buğday çuvallarını arabalara yüklediler. Üzerlerini çullarla örttüler. Ahıra girip öküzlerini yemlediler. Daha sonra da odalarına gidip yattılar.
Sabah ezanı okunurken Hatip uyandı. Ağabeyine seslenerek, onu da kaldırdı. Namazdan sonra da arabalarını koşup, yola çıktılar. Ablalarını dikyol altına varmadan yetiştiler. Hep birlikte yola devam ettiler.
İkindi ezenı okunurken Bozalan Köyü'nden geçi yorlardı. Yarım saat sonra da Karasu değirmenlerine vardılar. İlk değirmenin önünde onaltı araba saydılar. ?'Çabuk sıra gelmez.'' deyip geçtiler. İkinci ve üçüncüleri de kalabalık diye geçtiler. Dördüncü değirmeni, önceki yıl öğüttükleri unlardan memnun olmadıkları için geçtiler. Sekizinci değirmene kadar kalabalık nedeniyle durmadılar. Onun önünde de ondokuz araba vardı ama, dört tanesi işlerini bitirmiş, ayrılmak üzereydiler.
Bu değirmende oniki tane kaya vardı. Aynı zamanda iyi un yaptığı da söyleniyordu. Aralarında kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra burada kalmaya kakarar verdiler.
Arabalarını boşalan yerlere çektiler. Hayvanları yularlarından arabaların tekerleklerine bağlayıp, başlarına yem torbalarını taktılar. Hasan ile annesi arabaların yanında kaldı. Adil ve Zekeriya (Hatip) sıra almak için değirmene girdiler.
Hasan Karasu değirmenlerine ilk defa geliyordu. Annesinin anlattıklarından kafasında birşeyler canlandırıyordu ama, değirmenlerin bu kadar çok ve büyük olacağını hiç düşünmemişti. Şimdi, gördüklerini köydeki değirmenlerle kıyaslamaya çalışıyordu. Aralarındaki farkı Kasap'ın arabasıyla, kendisinin oyuncak arabası arasındaki fark kadar görüyordu.
Her hafta salı günleri erken saatlerde köye bir kamyon geliyordu. Bozüyük'e pazara gidip-gelenleri taşıyordu. Ona ?'Kasabın Araba'' derlerdi.
Hasan'ın da kurmalı bir oyuncak kamyonu vardı. Ağabeyi askerden gelirken getirmişti. İşte bu iki arabayı kıyaslayarak değirmenlerin ne kadar büyük olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kendince aralarında böyle bir ilgi kuruyordu.
Buraya ?'Karasu?' denmesini de suyunun siyahlığından sanıyordu. Halbuki su pırıl pırıl ve çok berraktı. Bu suya neden kara diyorlar acaba?'' diye kendi kendine soruyor, bu kadar büyük bir dereden akışına şaşıyor, ''sanki sel geliyor'' diyordu.
Adil ile Hatip, değirmenci ile görüştüler. Uyanık bir adam olan değirmenci, onların ilk defa geldiğini anlamıştı. Müşteri kazanmak amacıyla buğdaylarını hemen öğütmeye karar verdi.
-- ?'Siz uzaktan geliyorsunuz. Şu kaya boşalmak üzere. Getirin çuvallarınızı da hemen başlayalım.'' dedi.
Değirmencinin bu jestinden çok memnun kalan iki kardeş, teşekkür üstüne teşekkür ettiler.
Sekiz-on çuvalı bir kerede taşıyacak şekilde dizayn edilmiş olan el arabasıyla önce ablalarının, sonra Adil'in, daha sonra da Hatip'in çuvallarını taşıdılar. Kayanın temizlenip, dişenmesinden sonra, aynı sırayla buğdaylar öğütüldü. Unlar çuvallara dolduruldu.
Ertesi gün ikindi ezanı okunurken tüm işler bitti. Namazlarını kılıp, yemeklerini yedikten sonra dönüş yolculuğu başlayacaktı.
Değirmenciye ''seneye görüşmek üzere'' diyerek, samimi bir şekilde vedalaşarak yola çıktılar. Değirmenden ve değirmenciden çok memnun kalmışlardı. Yıllardır Karasu'ya gelirlerdi. Hiç böyle bir ilgi ve iltifat görmemişlerdi. Genelde Karasu'ya gidip-gelmek bir hafta sürüyordu.Böyle iki günde geri dönebilmek inanılır gibi değildi. ?'Bize kimse inanmaz.''diyorlardı.
Gelirken olduğu gibi, geri dönüşte de önde ablalarının, ortada Adil'in, arkada da Hatip'in arabası gidiyordu. Ablaları arabaya inek koşuyordu. İnekler yavaş yürüdükleri için, onu öne geçiriyorlardı. Arkadan gelse onlara yetişemezdi. Hatip'in öküzleri çok güçlüydü. O nedenle arkada kalıyordu. Üç araba birbirinden hiç ayrılmadan, arka arkaya gidiyorlardı.
Akkaya yarmasından geçerken yatsı ezanı okunmaya başladı. Az ilerde çeşme vardı. Hatip arkadan seslendi:
-- ?'Hasan, anana söyle de çeşmede durun. Namaz kılıp, hayvanları sulayalım.''
Annesi:
-- ?'Ben duydum yavrum. Arabanın arkasına geçip Adil Dayı'na bağır, o da duysun.''
-- ''O duymuştur.''
-- ''Kulakları biraz ağır işitiyor, duymamıştır.
Hasan, çuvalların üzerinden yürüyerek sesinin bütün gücüyle bağırdı:
-- ?'Adil Dayııı!.. Zekeriya Dayım çeşmede durun diyor.''
-- ?' Olur, oluuur.''
Az sonra çeşmeye geldiler. Hayvanları boyunduruklardan saldılar, yem torbalarını başlarına takıp, arışlara bağladılar. Namazlalarını kılıp, ihtiyaçlarını giderdikten sonra Adil sıkıntılı bir şekilde Zekeriya'nın yanına geldi.
-- ?'Zekeriya birşey söylemek istiyorum ama, kabul etmeyeceğini biliyorum. Nasıl söylesem bilmem ki?''
--?'Çocuklar gibi eveleyip gevelemeden ne söyleyeceksen söyle de, gecikmeden yola çıkalım aga.''
-- ?'Bu gece Darıdere'de kalalım. Yarın erkenden yola çıkarız!''
-- ?'Olur mu öyle şey canım? Biran evvel evimize varalım.''
-- ?'Kalsak iyi olur ama!..''
-- ?'Nereden çıktı şimdi bu yahu?''
-- ?'İnanmayacaksın ama, şu Sallakköprü'den ne zaman geçsem içim ürperiyor. Gel, dinle beni de kalalım!''
-- ?'Şu mesele desene sen! Hadi hadi, çocuk olma, kalk sula hayvanlarını da koş arabanı.''
-- ?'İnat herif!''
-- ?'Bana inat deyene bakın hele!.. Korkak herif, sen de!..''
-- ?'Günün birinde senin başına birşey gelecek ama, bakalım ne zaman?''
O böyle söylenirken Hatip ve ablası arabalarını koşmuşlardı.
-- ?'Aga, ablam bile senden cesur! Bak, hiç ses çıkarıyor mu?''
-- ?'Bize güveniyor da ondan ses etmiyordur.''
-- ?'Senin neyine güvensin be? Herhalde bana güveniyordur. Hadi sen de güven, koş şu hayvanlarını da gidelim.''
Adil, homurdana homurdana gidip öküzlerini suladı, arabasını koştu ve yola çıktı. Arkasından da diğerleri...
Kızdığı için en öne geçti. ?'Sallakköprü'ye varıncaya kadar ya horozlar ötse, ya da güneş doğuverse!..'' diye -içinden- dua ediyordu.
Hasan, dayılarının konuşmalarını duymuştu.
-- ''Sallakköprü'de ne var anne?'' diye sordu.
Korkmasın diye, annesi kaçamak cevaplar veriyor, fakat inandıramıyordu. Sonunda söylemek zorun da kaldı.
-- ?'Cinler, periler varmış. Dayın da korkuyor. Sabaha kadar Darıdere'de kalalım diyor. Zekeriya Dayın da razı olmuyor. Çok geç oldu, hadi sen yat uyu!''
-- ?'Zekeriya Dayım korkmuyor mu?''
-- ?'Korkmuyormuş.''
-- ?'Neden?''
-- ?'Ben nereden bileyim oğlum? Okumuş ya, onun içindir herhalde. Hadi yat sen!''
-- ?'Sallakköprü'ye gelince uyandırırsan yatarım.''
-- ?'Tamam, hadi yat!''
-- ?'Söz de!..''
-- ?'Söz, hadi yat!'' Annesi Hasan'ı, önceden hazırladığı yere yatırdı. Üzerini örttü. Yerine gelip oturdu. Bildiği bütün duaları sırasıyla ve içinden okuya okuya yola devam etti. Sabah ezanının okunmasına bir-iki saat kala Kurukavak denen yere geldiler. Gündüz olsaydı buradan Sallakköprü görünürdü. Fakat gecenin karanlığında görebilmek olanaksızdı...Yirmi dakika sonra köprüye varacaklardı. Adil'in kızgınlığı hala devam ediyordu. Korkusu ise her an artıyordu. Bildiği ne kadar dua varsa okuyordu. Belki yüz defa tekrarlamıştı. Bazen de kendi kendine konuşuyordu:
-- ?'Ne vardı sanki bu kadar acele edecek? Darıdere'de sabahı bekleseydik dünya mı batacaktı? İki, üç saat erken dönmek için bunca korku çekilir mi? İnat herif!.. Hocalığına güveniyor besbelli.?'
Kurukavak'tan bu yana hiç arkasına bakmadan geliyordu. Öküzlerini bayağı hızlı sürmüştü. Arayı açmış olacağını düşündü. Kafasını geriye doğru çevirip baktı. Ablasının arabası hemen arkasından geliyordu. Hatip'inki karanlıktan görünmüyordu. Ablası geldiğine göre, O'nun geride kalması olanaksızdı. Başını önüne çevirince belli belirsiz köprüyü gördü. İçinin ürperdiğini hissediyordu. Sanki içinden ılık birşey aktı.
-- ''Bismillah, destur!'' dedi. Sonra da başını eğip göğsüne üç defa ''tü-tü-tü'' diyerek tükürür gibi yaptı. Gözlerini yumdu, okuya okuya köprüden geçti. Derinden bir ''oh!'' çekti. Ablasına doğru bakmaya başladı. O da geçince bütün korkuları sona erdi.
Aradan iki dakika geçti, geçmedi, Hatip'in tiz sesi duyuldu:
-- ''Agaa!.. Ablaa!.. Arabaları durdurun, gelin buraya! Arabam takıldı, köprüden geçemiyorum.
Henuz korkularından kurtulan Adil;
-- ''Ohaa!..'' deyip, arabadan atladı, koşarak giderken, ''Abla, istersen sen gelme.'' dedi.
Fakat, o da cesaretlenmişti. Çünkü O'nun arabası da geçmişti köprüyü. Zekeriya zaten bu tür şeylerden korkmaz. Ne yapar, ne eder kurtulurdu?
Hatip'in arabası köprüden geçerken, tam üzerinde ''zıng'' diye durdu. Bu ani duruş nedeniyle ileri fırlamaktan zor kurtuldu.Önce, öküzlerin bir şeyden ürküp durduğunusandı. Hayvanlar yürümek için çok çabalıyor, fakat araba bir türlü yürümüyordu.
Aklına tekerleklerin önüne bakmak geldi. Dördünün önünde de hiçbir şey yoktu. Ön tekerlekler geçmiş, yalnız arkalar köprünün üzerindeydi. Öküzler tüm güçleriyle ileri doğru asılmalarına rağmen, araba çakılı gibi hiç kıpırdamıyordu.
Aklının köşesinden korku geçirmeyen Hatip, bu işe şaştı kaldı. Yardım etsinler diye, öndeki kardeşlerine bağırdı.
Adil ile Ümmügülsüm, korku dolu yürekleriyle kardeşlerinin yanına geldiler. Arabanın hiçbir engel olmadığı halde kıpırdamadığını görünce, köprüyle ilgili korkuları büsbütün arttı. ''Tamam, cinler zaptetti.'' diye kesin hükümlerini verdiler.
Bir yandan kardeşlerine yardım edip arabayı iteliyorlar, diğer yandan yüksek sesle ezan ve dua okuyarak cinlerden kurtulmaya çalışıyorlardı. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir işe yaramıyor, arabayı cinlerin elinden alamıyorlardı.
Hatip bu işte bir gariplik sezinliyordu ama, cinlerin marifeti olacağını düşünmüyordu. Daha doğrusu düşünmek istemiyordu.
Çabalarının işe yaramadığını gören Adil, daha fazla dayanamadı kardeşine çıkışmaya başladı;
-- ''Sen ne biçim hocasın be? İki dua okusan, bir ezan okusan gavur mu olursun? Hiç mi inancın yok senin? Görmüyor musun, yakalandın işte?
-- ''Dediklerini sen yapıyorsun ya, neden bırakmıyorlar?''
-- ''Senin inançsızlığından, neden olacak? Anlamıyor musun?''
-- ''Hadi canım sen de!..''
-- ''Neden öyle ise? Neden biz geçtik te sen kaldın burada? Hem de tam köprünün üstünde...''
-- ''Ne bileyim ben? Vardır bir sebebi.''
-- ''Var tabi. Köprünün cinleri!..
-- ''Senin dediğinin akılla mantıkla izahı yok aga. Gözümüzden kaçan birşey var, var ama ne? Onu ben de çözemiyorum.''
O zamana kadar kardeşlerinin konuşmalarını dinleyen, hiçbir söz söylemeyen ablaları yalvaran bir sesle konuşarak Hatip'e sitem etti:
-- ''Zekeriya, şu olanların akılla mantıkla izahı yok elbette! Ne olur kardeşim? Daha fazla korku çektirme bize! Senin ağzına daha çok yakışır ezan, kur'an okumak. Hiç değilse yüreğimiz ferahlar, günah olmaz ya be gülüceğizim. Hadi inat etme, belki faydası olur!..''
Ağabeyinin sözlerine kulak asmayan Hatip, ablasını kıramadı. Aslında yavaş yavaş O da korkmaya başlamıştı. Korkusunu gizlemenin tam zamanıydı. Arabayı itelemeyi bıraktı. Onlara da bıraktırdı.
-- ''Peki abla, öyle ise seni kırmayayım. Siz şöyle oturun, biraz dinlenin. Aga öküzlerin önüne geç, onlarda asılmasın, dinlensinler biraz.'' dedi. Tiz sesiyle, gecenin sessizliğini yırtarcasına, arka arkaya iki kere ezan, bir, defa de Ayetelkürsi'yi okudu.
Kardeşleri, O'nu kendi noktalarına çektikleri için, O da korktuğunu gizlemenin yolunu bulduğu için rahatlamışlardı. Arabanın köprüde kaldığı ve sebebini çözemediği andan itibaren Hatip'in kalbine korku düşmüştü. İnanmak istemese de, acabalar beynini kemirmeğe başlamıştı!
Okumayı bitirdikten sonra üçü de birer kere daha tekerleklerin önünü elleriyle yoklayıp temizlediler. Hatip öküzlerin sırtını sıvazladı, başlarını okşadı.
İki erkek arkadan itiyor, abla yularları çekiyor, öküzler var güçleriyle ileri hamle yapıyor, ayni zamanda hep birlikte:
--''Hadi yavrum, diiih yavrum!'' diye bağırıyorlar, çağırıyorlar, fakat araba hala kıpırdamıyordu.
Hatip, aklının ve mantığının iflas ettiğini hissetti. Çavuşun bedduasını düşünüyordu. Ani bir kararla, yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. O'nun tekbire başladığını gören kardeşleri de ayni tempoyla tekbir getiriyorlardı. Fakat gene de hiç bir kıpırtı yoktu. Tam mücadeleden vaz geçmeyi, arabayı olduğu yerde bırakıp, öküzleri alıp gitmeyi düşünüyorlardı ki; büyük bir gacırtı ve gürültüyle araba hareket etti. Fırlarcasına köprüden karşıya geçti. Adil ile Hatip yere kapaklandılar. Köprünün sökülen ağacı az daha kafalarına çarpacaktı. Abla ise öküzlerin altında kalıp çiğnenmekten zor kurtuldu.
Arabanın köprüyü geçmesiyle, üç kardeşin yüreklerini ağızlarına getiren olayın sırrı da çözüldü:
Sütlük yokuşundan aşağı inerlerken arabalara köstek yapmışlardı. Düze inince köstek zincirini arışa dolarken, kanca iyi takılmadığı için çözülüp sürüklenmeye başlamış.Tam köprüden geçerken köprü kenarında çakılı kalasa takılmış. Uzun uğraşıları sonunda çiviler sökülünce araba da kurtuldu.
Şimdi, kurtulduklarına mı sevinsinler, yersiz bir korku yüzünden yaşadıkları heyecana mı üzülsünler? Bilemiyorlardı.
Sanki bir mucize olmuştu: Adil, yaşadığı bu heyecandan sonra, bütün korkularından kurtulduğunu hissediyordu. Çok rahatlamıştı.
Hatip, bu olayın köyde mutlaka duyulacağını ve alay konusu olacağını düşünerek şimdiden kaygılanmaya başlamıştı.
-- ''Aga ne olur, kimseye anlatma bunları? Abla, sen de!..''
Ablası söylemem der gibi başını salladı, ''hı hı'' dedi. Ağabeyi Darıdere'den beri çektiği stres ve boş korkulardan kurtulmanın verdiği rahatlamayla birden kahkahayla gülmeye başladı. Aklından, yaşadıkları olayın komikliği ve Çavuş ile Dahil geçiyordu. Onları düşünüyor, düşündükçe de kahkahayı basıyordu. Gülme krizine yakalanmıştı. Öyle bir kriz ki, kardeşleri aklını yitiriyor sandılar. Koşarak yanına geldiler:
-- ''Aga ne oluyor? Kendine gel.''
-- ''Adil, Adil!.. Ne oldu sana?'' Kollarından tutup sarsalamaya başladılar. O durmadan gülüyordu. Bir ara ablası tokat atmaya başladı. Adil hem gülüyor, hem de ablasının atmaya çalıştığı tokatlardan korunmaya çalışıyordu. Ablası bağırmaya başladı:
-- ''Zekeriya at şuna iki tokat! Oynattı galiba!
Adil güçlükle kendine hakim olmaya çalışarak.
-- ''Durun, durun, birşeyim yok benim. Halimize gülüyorum. Sonunda Zekeriya'yı da pes ettirdik baksana. Çavuş ile Dahil duyunca kim bilir ne derler endişesine düştü. Ona gülüyorum. Daha doğrusu ağlanacak halimize gülüyorum!
Hadi binin arabalarınıza da gidelim artık! Yarınki muhabbet çok keyifli olacak Zekeriya, çok. Çoook!'' dedi.
O arabasına giderken, Hatip arkasından bağırıyordu:
-- ''Agaaa!.. Birilerine söylersen, bir daha hiç konuşmam seninle.
Adil, hayatında kendini hiç bu kadar mutlu hissetmemişti. Böyle güldüğü de hiç görülmemişti. Arabasına bindi, öküzlerine neşeyle, coşkuyla seslendi:
-- ''Diiih, hadi tosunlarım, hadi aslanlarım. Diiih, diiih!..'' dedi. Neşeli bir türkü tutturdu:
-- ''Meşeler gövermiş, varsın göversin!..''