Geçmiş Günler
Güzeldi o günler... Bir kısmını anımsatacağım ama önce birkaç cümle ile kısa bir açıklama yapmak gerek.
Söyleyeceklerim geçmişe övgü mü? Evet. Ancak farkında olduğum hususları görmezden gelerek değil. Teknolojinin sağladığı pek çok olanak var. Hayatımızı kolaylaştıran şeyler bunlar. Bilgisayar büyük nimet. Yazarken mesela... Daktilo unutuldu. Kullanıldığı son zamanları hatırlıyorum. Yapılan hatayı düzetmek zor işti, başarabilirsen çok şükür deyip devam edeceksin. Olmadı baştan yazacaksın tüm sayfayı. Devlet dairelerindeki memurlar için inanılmaz kolaylıklar sağladı bilgisayar. Öte yanda ipin ucunun kaçması denen bir gerçeklik de var. Örneğin çocukların sokaklarda oynamayı unutup bilgisayara bağımlı hale gelmeleri gibi. Fakat mevzu bunlar değil. Söyleyeceklerim geçmişten günümüze aktarmayı başaramayıp kaybettiklerimize dair. Bunlar belki de teknolojinin suçu değil, teknik ilerleyişin doğal sonucu da değil. Kimbilir belki de insanlık olarak bizim suçumuz, teknolojiyi ortaya çıkarırken onun kullanımı esnasında uyulması gereken ilkeleri en baştan tespit etmek için çaba göstermeyişimiz bizim hatamız. Yeni bulduğumuzla birlikte önceki ne varsa hemen geriye itiyor oluşumuz bizim bilinçsizliğimizden kaynaklı.
Güzeldi o günler... Hayat yavaş akardı. Acele etmenin bile bir sınırı vardı. Daha ötesini başaramayacağınızı bilirdiniz. Şimdikine kıyasla daha fazla sıra beklenir, daha çok kuyruğa girilirdi. Evet sıkıcıdır ama zaman ayırmanız ve sabretmeniz gerektiğini bilerek davranırsınız. Telefon için kulübe bulmanız gerekirdi ve jeton. Tek kanallı (sonradan iki kanallı) televizyonda çocuklar çizgi film saatini beklerdi. Özel kanalların çıktığı dönemde bile üzerlerine önce bir sonra iki kanal daha eklenmişti. Hepsi o kadar. Uzun bir süre böyle devam etti. Televizyondaki sinema filminin saatini bekleyeceksiniz. Kaçırırsanız genellikle ikinci bir fırsatınız daha yoktur. Aylar geçtikten sonra yeniden yayınlanması bile bir şanstır. Çoğunlukla yıllarca bile bir daha rastlamak mümkün olmazdı. Sinema salonlarına gelecek filmler ise gazetelerdeki tanıtımları veya televizyonlarda fragmanları görüldükten sonra haftalarca bazen aylarca beklenirdi. Evlerde video yaygınlaşmaya başlayınca VHS kaset kiralayan yerler açıldı. Gideceksiniz kaseti kiralayacaksınız, iki gün içinde geri götüreceksiniz. Pek çok evde araba yoktu, yakın mesafelere yürüyeceksiniz yol uzunsa otobüse bineceksiniz, onun için de en yakın durağa yürünecek. Bilgiye erişmek için kütüphaneye gideceksiniz. Televizyon yayın akışını öğrenmek için bile gazete almanız gerekirdi. Haftalık program zaten ancak cumartesi veya pazar günü ek olarak verilirdi. Alınıp eve getirilen gazete elden ele dolaşır herkes ilgisini çeken sayfalarında zaman geçirirdi. Uyumlu televizyonlarda teletekst çıktı ama çok tutmadı, yaygınlaşmadı. Televizyonları elektrik akımındaki dalgalanmalardan korumak için regülatör alınırdı. Her evde telefon yoktu, başvurduktan sonra bağlanması için aylarca beklerdiniz. Elektrik gidince bekleyeceksiniz, televizyon yayını kesilecek bekleyeceksiniz. Bunlar günümüzde de oluyor denebilir. Evet ama o sıklıkta değil. İnternet zaten hiç yoktu... Niye gitti bu elektrik diye tabir caizse bir kriz ortamına girmek yerine hele 1-2 saat bekleyelim denir, ancak çok uzarsa elektrik kurumu aranırdı. Telefona çıkan nöbetçi çalışan, önünde bilgi varsa elektriğin ne zaman gelebileceğini söyler yoksa geçiştirici yanıtlar verirdi; çalışıyorlar, en kısa zamanda gelecek veya kablo kopmuş biraz uzayabilir gibi... Öğrenci ödevinin ne olduğunu not defterine yazmayı unutmuşsa aynı apartmanda veya aynı sokakta bir sınıf arkadaşı varsa ona gidilir sorulur. Sabır yaşamın her alanında esastır. Telaş edilmez, hele biraz bekleyelim denir. Çocuk eve gelmekte geç kalmıştır, hele bir yarım saat bekleyelim denir, çıkar gelir elbet diye düşünülürdü. Cep telefonu yok, zaten arayamazsınız. Her zaman için herkes tarafından etrafındaki insanlara sakinlik telkin edilir. İşten çıkıp eve geciken erkek için beklemekten başka çare yoktur. Çarşıya haftada bir kez çıkılıyorsa fazlasıyla yeterlidir. Bir şey satın alınacaksa herşeye hemen erişilemeyeceğini herkes bilir. Kargo yok, nadiren gelir birşeyler, üç beş yılda bir kez. İnternet alışverişi diye bir olgu yoktur. Mektup yazılır, göndermek için postaneye gidilir, karşı tarafa ulaşacak, geri yanıt gelecek. Rahatlıkla iki üç hafta sürer. Yani haberleşmek için bile emek harcamak gerek. Evlerdeki musluk suyu içilmiyorsa gidilip bidonlarla su taşınır getirilir. Lokantaların evlere yemek servisi yapması nadiren rastlanan bir durumdur. Çocuk, genç herkesin üstesinden tek başına gelmesi gereken bir veya birkaç mevzu ille de vardır. Soba kovası taşınır, odun kömür getirilir, külü götürülüp dökülür. Hadi ekmeğe diye bakkala gönderilir. En yakın okula gidilir, bu da yürüyerek olur. Apartmanların önünde bile bahçelere rastlanır. Çocuklar parklarda boş arsalarda arkadaşlarıyla oynarlar, gözetecek bir yetişkine ihtiyaç duyulmaz. Ufak (önemsiz) olduğu düşünülen hastalıklarda doktora gidilmezdi. Ama malesef kafadan ilaç kullanma alışkanlığı günümüze göre çok daha fazla yaygındı. Komşu akraba önerisiyle ilaç içilirdi. Bazen çok olumsuz sonuçlarla karşılaşılırdı. O zamanlar apartman içi veya aynı sokaktaki komşu gezmeleri oldukça yaygındır. Her mahallede en az iki üç bakkal vardır. Veresiye çok sıradan bir durumdur. Paranız olsa bile kim uğraşacak şimdi diyerek haftada veya ayda bir ödenir. Muhtar bir tür nüfus memurudur. Sıklıkla işiniz düşerdi. Büyük kalın defterleri olur mahallenin nüfus kayıtlarını tutarlardı. Özellikle de ilmühaber belgesi alınırdı. Pek çok şeyi oluruna bırakmak ve sonuçlarını beklemek yaygın bir düşünce yapısıydı. Telaş zararlı hatta tehlikeli bir durum olarak görülürdü. İnsanlar pek çok konuda gecikmelerde birbirlerine tahammül ederlerdi hatta olağan bir durum olarak karşılanırdı. Kırsal yaşam ve köyler ise bambaşka bir evren demekti. O kısmı anlatmak ayrı bir yazının konusudur. Yazacaklarımı bu kadarla sınırlı tutarak, gerisini ise hatırlayanların hafızalarına bırakıyorum.

