Kırk Birinci Saat
Hayat, yirmi dört saatin dar kalıplarına sığdırılmaya çalışılan bir koşu değil; günün bittiği, dış dünyanın gürültüsünün sustuğu o gizemli kırk birinci saatin içinde saklanan derin bir nefes alıştır. Bizler ömrümüzü güneşin doğuşuyla batışı arasına hapsedip zamanı bir zincir gibi bileğimize dolarken, aslında varlığımızın en kuytu köşelerinde standart takvimlerin ötesinde akan o ilahi ritmi sezeriz. Zamanın matematiksel sınırlarını aşan o hayali an; planların bozulduğu, kelimelerin yerini uzun bir sessizliğe bıraktığı ve insanın kendi hakikatiyle ilk kez göz göze geldiği o eşsiz duraktır. Modern dünyanın o bitmek bilmeyen kargaşasında herkes bir yerlere yetişme telaşıyla koşarken, bizler ayağımızın altındaki toprağın dokusunu, rüzgârın tenimizde bıraktığı serin ürpertiyi ve mevsimin ruhumuzdaki usulca renk değiştiren silik gölgesini ıskalarız. Oysa yaşam, tam da o kırk birinci saatin sükûnetinde, zamanın dışına çıkıp iç sesimizin yankısını duyabildiğimiz o tekinsiz ama bir o kadar da duru tecrübelerde nefes alır.
Modern dünyanın gürültüsünden kaçtığımız o ilk sessizlik anı, bazen beklenmedik bir kış soğuğu gibi gelir ve bizi sahteliklerimizden arındırır. Zaman, avuçlarımızdan süzülen bir kum tanesi olmaktan çıkıp içimizde genişleyen uçsuz bir manzaraya dönüştüğünde, dizginlerini koparmış kontrol etme arzumuz yerini ince, usul bir teslimiyete bırakır. Yolumuzu aniden kesen o sarsıcı kışlar; zamanın keskinliğini kıran, bizi katı formlarımızdan sıyıran ve o kırk birinci saatin hakikatini öğreten en bilge öğretmenlerdir. Kış, sanki o kırk birinci saatin yeryüzüne inmiş somut bir yansımasıdır; bizi söğüt dalı gibi hayatın esnekliğine uyum sağlamaya zorlar. Anlamı, ulaşılması gereken yüksek zirvelerde ya da zaferlerin o kör edici parıltısında aramak yerine, o kırk birinci saatin sunduğu boşlukların oya gibi işlenmiş derinliğinde buluruz. Bir dostun bakışındaki sessiz yankı, sabahın henüz ağarmamış vaktinde içilen o demli çayın buğusunda asılı kalan, yağmur sonrası toprağın o taze kokusuyla harmanlanmış huzur ve bir vedanın aslında yeni bir başlangıcın habercisi olduğunu idrak ettiğimiz o berrak an... Bunlar, ruhumuzun kırk birinci saatidir.
Hayat, bize sunulan bembeyaz bir tuval değil; her anı kendi eliyle boyanmış, bazen renklerin birbirine karıştığı, bazen çizgilerin hüzünle taştığı, yaşayan ve nefes alan bir hikâyedir. Varoluşun bu bitmek bilmeyen karmaşası, tablonun ahengini bozmak bir yana, ona paha biçilemez bir insanlık derinliği, o "kırk birinci saat" bilgisini katar. Fırçanın izinde mükemmelliği aramak yerine, elindeki boyanın tuval üzerindeki o asi ve özgür dansını izlemek, hayatın ta kendisidir. Zira marifet, o saati harici bir zaman diliminde aramak değil, onu kendi içimizde bir misafir gibi ağırlamaktır. Yaşam, takvim yapraklarına kazınmış rakam dizilerinden ibaret değildir; o kırk birinci saatin içinde her solukta yeniden kurduğumuz ve kendi hikâyemizi yazdığımız vazgeçilmez bir yolculuktur. Kırk birinci saat, aslında zamanın bizden aldığı değil, bizim zamandan çaldığımız ve kendimize armağan ettiğimiz tek hakikatli dilimdir.
Gülşen Polat

