Susadım Harput 3.Bölüm
Ev sahibimiz kendi halinde sakin bir yaşam sürmekteydi. Bu iyi insan yakın bir zamanda vefat etti diye biliyorum. Toprağı bol, erenler yoldaşı olsun. Çocuklarından Müslim ağabey kızı Fadime, yaşıt arkadaşım Turgut’u hatırlıyorum. Müslim ağabey ailenin en büyüğü olduğundan bizim çocukluğumuzda kamuda çalıştığından Gaziantep/Kilis’te yaşıyor diye söylenirdi. Sonradan çevreden galiba istifa etmiş diye duymuştum. Turgut ise haşarı ve yaramaz zorba bir çocuk olduğundan tüm çocuklar ondan korkardık. Onu seksen yılından sonra görmedim. Bir kaç yıl evvel burayı tekrar ziyarete geldiğimde eski komşularımızı birilerine tesadüfen onun oğluna sormamla izini bulmuş oldum. Sadece telefonla görüştüm. Anneleri cana yakın ve eziyet çeken Anadolu kadınlarımızdan biri olup oda eşi gibi seyid kızıydı. Ne yazık ki iki bin on dört yılının temmuz ayında sıcak bir yaz zamanında buraya ziyarete gittiğimin ilk günü vefat etmiş salâsı veriliyordu. Bir iki gün sonrada acılar içinde Müslim ağabeyi evlerinde ziyaretle taziyesine gidip baş sağlığı diledim. Ah çocuk ah işte ilk evimiz, bu toprak damlı, ufak ve ışığın zorla girdiği ev bu evdir. Toprak damlı iki odalı bir yerde olan evimize caddeye bağlı bu sokaktan giriliyordu. Sokağımız dar toprak yollu ve sağ başında Mansur Baba türbesi yer almaktaydı. Evin penceresi yanı başımızdaki Osmanlı mimarisine uygunca restore edilmiş Mansur Baba türbesine bakıyordu. Türbede akraba olduğu söylenen dört yatır evliya zatların sandukaları vardı. Arkadaşım şişko Fethi’nin nenesi sarı Fatma burada bakıcılık yaptığı sıralarda dönemin büyüklerinden duyduğu kadarıyla bildiklerini şöyle anlatmıştı.
Mansur babaya ait türbe 16 yüzyılda şehrin zaptı sırasında yakılıp yıkılarak harabeye dönmüştür. Çok sonraları Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubat tarafından buraya ait arazi satın alınırken Mansur baba türbesinin bulunduğu yeriyse zamanla unutulur. Dönemin bir vaktinde ulu caminin önündeki mezarlığa
bitişik olarak yapılan evlerin birinde Şahende isminde bir kadın oturmaktadır. Bu kadın bir gece rüyasında aksakallı pürü pak nur yüzlü bir zat görür. Bu zat kızgın bir ses tonuyla "Neden üzerime su döker durursunuz? Ya yerimi değiştirin ya evinizi değiştirin." diyerek Şahende kadına uyarıda bulunur. Gördüğü rüyayı hayra yorup aldırış etmeyerek unutur. Unutur unutmasına ama nur yüzlü zat erenler şahande kadına rahatlık vermez. Defalarca kadının rüyasına girer. Sonunda dayanamayan kadın "Ben yaşlı bir kadınım böyle büyük bir işin üstesinden nasıl gelirim?" diyerek zata sitemini eder. Erenler ise kadına cevaben "Git Beyzade efendiye haber ver." der demez Şahande kadın rüyasından uyanır. Sabah ilk işi olarak Beyzade efendinin kapısına dayanır rüyasını anlatarak yardım dilenir. Bunun üzerine Beyzade Efendi Şahande kadının
evinin etrafında alal acele kazılar yaptırınca bir lahit bulunur. Yapılan kazıda büyük bir lahit meydana çıkmış ve içinde bir erkek, bir kadın ve iki de çocuk mezarının bulunduğu görülmüştür. Erkeğin mezarı açıldığında çürümemiş bir cesetle karşılaşınca şaşkınlık içerisinde hayrete düşmüş. Hemen içinde bulunduğu durumu telgrafla Meşihat’a (Şeyhülislamlık) bildirilmiş ve gelen cevap üzerine bir türbe yaptırılmış ve “mezar taşına atfen” türbeye Mansur Baba adı verilmiştir. Bir hafta on günlük bir çalışmayla lahitin etrafı onarılarak üstü kapatılır ve Mansur baba türbesi bu günkü yerini alır. Kimi kaynaklara göre türbedeki lahit mezarların Artuklu hanedanına ait olabileceği ifade edilmektedir. Yeniden onarılan ve ziyarete açılan Mansur Baba türbesi sekizgen planlı olup iç kısmı orijinal şeklini muhafaza etmektedir. Üst örtü sistemi sonradan yapılmıştır. İki katı anıtsal bir yapıdır. Ki bu anlatılanları yazar Günerkan Aydoğmuş’da zaten (Harput Kültüründe Din Âlimleri) eserinde yer vererek doğrulamaktadır. Ayrıca
(https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/elazig/gezilecekyer/mansur-baba-turbesi linki bunu kanıtlamaktadır. Zaten hayal meyal hafızamda kalansa burasının evvelden eski tarz çukurda bir yerde yan yana dört sandukalı türbe olup üzerinin kümbet biçiminde kapalı bir mimariyle yapıldığını anımsıyorum. Annem her Cuma akşamı türbede inanç ve geleneklerimiz usulünce yatır zatlara dualar ederek mumlar yakardı. Ayrıca halk dilimizdeki adıyla pargaç, kömbe yani hamur ve yağdan yapılmış kete dağıtırdı. Mansur babadan yukarıya çıkan sokağın sonu mecburi olarak soldan sarahatun cami tarafına yol olarak çıkış yapılmışsa da tam köşeden karşıya geçebiliyorduk. Bu tarafta ise Kılıç ailesinin akrabaları aynı zamanda arkadaşım Zeynel Kılıç'ın eviyle Zeynel'lerin evinin arkasındaysa Fatih Ahmet baba türbesinde bakıcılık yapan Zere ananın eskimiş iki katlı evi bulunmaktaydı. Sağ tarafa dönersek eskiden Ahi Musa mescidini yapan ve kendi adını veren zatın külliyesinin çoktan kaybolmuş silikleşmiş ayakta kalan son kalıntılarına rastlarız. Sadece orada mescitten geriye bir iki oda ve yıkık duvar kalıntısı kalmıştı. Zeynel'in babası ayakta kalan ve yıkılmaya yüz tutmuş mescidin odalarını onarıp kullanarak yetiştirdiği küçükbaş hayvanlarına kış mevsiminde yedirdiği saman ve otları burada muhafaza ediyordu. Bu duvar kalıntısının yağmur kar gibi doğa olaylarından etkilenip yıkılmaması için belediye yetkilileri önlem olarak üstüne bir çatı yapmışlardı. Söz dolanıp Ahi Musa mescidinden açılmışken, son bir kaç yıl içinde yeniden yapılan Ahi Musa türbesi inşaatında iki yıl çalışan çocukluk arkadaşım Ali Murat Balık sözlerine kulak verelim. Ahi Musa türbesi sanırım belediyeye bağlı vakıflar tarafından yapılmaktaydı. İnşaat genelinde Bayburtlular çoğunluktaydı. Türbe inşaatı onarılarak yapılıp bittikten sonra sıra içini onarmaya ve gömülmüş fatih soyundan seyyid mücahitlerinin üç mezar sandukalarını tabana eşitlemeye gelmişti. Yerleri belli olan sanduka mezarlarını yarım insan boyuna kadar kazarken kazmalar ve küreklerin düz taşlara sürtünerek çarptığını hissettik. Başımızdaki sorumlulara bakmaları için haber verdik. Onlarda "burası kayalık artık kazmayın zaten taşlarla düzeltilecek" diyerek bizi buradan uzaklaştırdılar. Sonraki günlerde bir kaç kişiyle birlikte ellerinde detektör cihazlarla tekrardan düz taşlara bakmaya gelmişlerdi. Detektörler çalıştırıldığında aranan şeyin bulunduğunu haber veren kulak tırmalayıcı güçlü sinyaller ötüyordu. Tüm bu gelişmeler olurken başımızdaki yetkililer kazı yaptığımız yeri bıraktırıp bizlere başka işler verdiler. O gün mesaimizi öylece bitirip evlerimize gitmiştik. Ertesi gün sabah tekrar işbaşı yaptığımız alana vardığımızda detektörlü arayıcı kişilerin hiç biri yoktu. Fikrimce değerli bir şeyler bulan kişilerle anlaşamayınca mutlaka aletle çalışan arayıcılara yol vermişlerdi kazı işini üstlenen firma yetkilileri. Bir sonraki gün ise benden evvel çalışmaya gelen işçiler birkaç gün evvelinde bizim kazı yaparken yarım bıraktığımız türbenin içindeki yerde yani mezarlarda kaya sandığımız asıl taş kapakların çıkarıldığını görmüşler. Kazı yaptığımız alandaki işyerine vardığımda olayı görerek tanık olanlardan duymuştum. Duymamak mümkün değildi ki, merakımdan olay yerine gittiğimde gördüğüm manzara karşısında sanki büyülendim. Kapakların altında merdivenle bir odaya iniliyordu. Merağımızı yenemeyip bir iki arkadaşlarla birlikte oda büyüklüğündeki mahzene inmiştik. Bu mahzenin bir köşesinde musalla taşına benzer kayaya oyularak düzeltilmiş bir taş vardı. Kayaya oyularak düzeltilmiş zeminin her yerinde ince toz toprak tabakası varken nedense taşın üstünde bulunan nesnelerin şeylerin alınmasından sonra düz taşın üstünün temizlendiği aşikârdı. Anlaşılan bizden bir kaç gün evvel detektörle arama yapmaya gelen iş güzarlar türbe genişliğindeki mahzende kayaya oyulmuş düz taşın üzerinde apaçık ortada duran kıymetli eşyaları ve altın hazineleri alarak çoktan kayıplara karışmışlardı bile. Yanımdakilerle birlikte indiğimiz türbenin mahzeninde bu kanıyı bize düşündürmemize sebepli kanıtlar dahi vardı. Çünkü çevrede yerlere düşmüş bir kaç altın dahi bulunmuştu. Bu mahzenin bir ucuysa eskilerden olsa gerek yıkılmadan evvel gizli geçit olarak bizim evin olduğu yöne ulaştığı kanısındaydım. Mahzenden çıktıktan sonra heyecan ve korkudan titriyorduk. Kısa bir süre toparlandıktan sonra kadar karakola haber vermek istediysem de çalışma arkadaşlarım ve komşularım “Boş ver sonra başın belaya girer" demesiyle vazgeçirilmiştim. Çok sonraları zaten duymayanda kalmadı ve sanırım önlemler alındı. Bu türbeyi ziyarete gidecekler varsa, eğer olurda hatırlarsa türbede ayaklarını ahşap zemine sert şekilde vururlarsa altının boş olduğunu belirten tok seslerin o mahzenden çıktığını duyacaklardır emin olmak için. Ben eminim bundan diyerek sözlerini bitirdi arkadaşım.
Türbede, Fatih’in neslinden gelen mücahit Ahi Musa Hervi (Herdi)’ye ve yakınlarına ait olduğu sanılan 4 mezar bulunmaktadır. Bunlardan en uzun mezarın Ahi Musa’ya, diğer birisinin bu zattan sonra gelen ‘Esseyid Hasan’a, üçüncüsünün de ‘Seyid Ahmed’e ait olduğu rivayet edilmektedir. İlk giriş mescit kısmına olup, türbeye geçiş mescit içerisindendir. Ahi Musa Mescidinin varlığı Harput’ta Ahiliğin varlığını göstermesi açısından önemlidir. Türbe 2012 yılında restore edilmiştir. (http://elazigkulturturizm.gov.tr/TR,58572/ahi-musa-mescidi-ve-turbesi.html) Belki buradaki hazine bu külliyeyi yapan asıl adı Ahi Musa Herdi olan zata aittir kim bilir çocuk olamaz mı? Hadi çocuk külliyeyi geride bırakalım bak önümüzde Tosun amcaların evine yakın yine külliyeye sınırları dâhilinde eskiden kalma taş işçiliğiyle kendini belli eden halkın Zeynep çeşmesi dediği meşhur bir çeşme var. Bu külliye kalıntılarının geçip dere yatağına doğru ilerlediğimizde bunca sene eksilmeyen suyuyla günümüze kadar gelen dere hamamına rastlarız. Bak çocuk şu az aşağıdaki kümelenmiş evleri görüyor musun? İşte o kümelenen evler çolaklar ailesinden iki kardeş yıllarca birlikte yan yana oturmaktaydılar. Ailenin çocuklarından Mehmet Demir ilkokuldan sınıf ve iyi bir sıra arkadaşımdı. Şu çolakların evinin karşındaki tepelerin adını da toptop derdik. Gel çıkalım toptopa da soluklanarak temiz hava alalım. Otur evvela çocuk şu gölgeye de soluklanarak dinlen. Keşke dili olsaydı da tenha gecelerin hafif meşrep hoyrat havalarını dinletseydi toptop. Şimdi kaderine terk edilmişliğiyle sessizliğine gömülmekten başka bir şey gelmiyor toptopun elinden. Harput eşrafının bıçkın delikanlıları zamansız günü birlik gelerek toptopta def cümbüşleriyle âlem yapar içki içerlerdi. Bağrı yanık delikanlılar yavuklulara olan aşklarını hayalleriyle harmanlayarak vakit öldürürlerdi. Şimdi kalkta toptopun uyuyan sırtına tırmanalım çocuk. Bu sırtın sonunda Ağyol adında toprak yol vardır. Ağyolun bir tarafı üstündeki Ayrancılar çeşmesinden geçip ejderha taşını sağına alarak fethi Ahmet baba, göllü bağlar ve Ala yaprak yönüne gider. Sol tarafı da yarı çavuş ve çeşmesine gider. Yarı çavuş ismini askerlik döneminde çavuş olmak isteyen ama çok istediği halde de bir türlü çavuş olamayan zengin varlıklı bir kişiden almış. Askerliğini yapıp bitirdikten sonra köyüne gelen kişiye çevresindekiler ve ahbapları çavuş olamadığını bildikleri halde şaka yollu çavuş olup olamadığını sormuşlar. Bizim muhterem kişi "Ben yarı çavuşum." demiş. Sonrasındaysa bu günkü bulunduğu yere bir çeşme hayratı yaparak yarı çavuş çeşmesi adını vermiş. Şuradan dere yatağını takiple tekrardan salınarak aşağıya inelim çocuk ne dersin? Çolakların evini sağımıza alıp devamla yürüyerek gidersek dere kıvrılırken evvela solundaki yamaca sırtını yaslamış terk edilen eski mozaik ocağına varılır sonrasında dabakhanaye gidilirdi. Eski dabakhane dikdörtgen eski taş tuğladan örülmüş üstü kapalı dar uzun bir yapıydı. İçinde el işçiliğinin en güzel hünerinin sergilendiği kayaların sabırla içi oyularak yapılmış üç kurnaya rastlarız. Bu kurnaların en başında yer kaynağından biten devamlı soğuk şifalı akarsuyla dolan bir kürün yani doğal yollarla suyun akarak içini oyduğu kâseye benzeyen yarımşar metre en ve derinlikten oluşan yan yana üç büyük kaya oyuğundan yani kurnadan oluşuyordu. Bu kürünün, kurnasından akan soğuk şifalı su birbirine bitişik ve üzerinde akış yolu bulunan üç kurnaya sırayla zamana direnerek yavaş yavaş doluyordu. Kurnaysa dağların tepelerin derinliklerinden yol alarak insanoğlunun çabasıyla suyun önünün az miktarda kesilmesine yarayan ve çeşme haline getirilerek içine su dolan kaya veya günümüzde betondan yapılan çukur kare oyuktur çocuk. Bu kurnalara akarak biriken sular kirlenmeyip devamlı yenileniyordu. Büyüleri çözerek çürüttüğüne inanılan dabakhanenin şifalı akarsuyuna yaz kış uzak yakın yerlerden daima insanlar akın ederek soğuk suda yıkanarak arınırlardı. Soğuk suyla yıkanmaya cesareti olmayanlarsa suyu temiz kaplara, toprak testilere veya plastik bidonlara doldurup içmeye, yıkanmaya ve yemeklerinde kullanmak için evlerine taşıyorlardı. Şifalı su renksiz, kokusuz, berrak ve içmeye uygun olduğu kanıtlanmıştır. İçerisinde sodyum, potasyum, karbonat, sülfat, klorür, iyodür, amonyak, nitrat ve nitrat bulundurduğu terslerle kanıtlamışlar. Ayrıca dabakhane suyu mide, bağırsak, karaciğer hastalığına da iyi gelmektedir.
DERSİMLİ
Ayağında çarık
Sırtında dağların gam yükü
Yüzünde eziklik, nefesinde isyan
Sol cebinde bir lokma umut
Can yoksa sen dersimli misin?
Munzur’un koynunda biçare gizlenir
Zemheriye ayaza, sefalete direnir
Gözlerinden sevgi akar mertlik demlenir
Kim bilir nasırlı yüreğinde ne acılar filizlenir
Kurban yoksa sen dersimli misin?
Uyur kasketinde emeğin temmuz güneşi
Postun sermiş dergâhına tüter hakkın ateşi
Erenler ceminde kendi bilir kavim kardeşi
Düzgün baba şahidimdir ki bulunmaz asla eşi
Bra yoksa sen dersimli’misin?