Sus/adım Harput 2. Bölüm
\
Dar kapı girişine nakış misali işlenen bu iki yapışık konak hala günümüze kadar direnerek ayakta kalmayı başarmakla kalmayıp adıyla lakabıyla sağır müftügil ve Hacı Hıdır konakları diye bilinip gelmişlerdir. Bu konaklar aynı zamanda Osmanlı mimari tarzında olup iki katlıdır. Girişinde bizi küçük bir sahanlık karşılar. Burada yan yana ve karşılıklı planına göre iki ya da üç oda ile birlikte yukarı kata yani sofaya çıkmak için taş ya da ahşap merdiven bulunmaktadır. Ayrıca evin arka bahçesine açılan bir de kapısı vardır. Açılınca seni güzel kokulu çiçekler ve meyve ağaçları adeta mest eder. Bu bahçede toprağı değerlendirmek ve günlük kullanımları için toprağı seki dediğimiz yaklaşık kırk elli santimlik yan yana dikey parçalara ayırıp zerzevat sebzeler (soğan, maydanoz, nane vs) ekilirdi. Baharda toprağın verimini arttırmak için gübre karıştırılırdı. Yukarı katta şimdilerde salon olan geniş bir sofa karşılar bizi. Yine burada da alt kattaki gibi karşılıklı dört odanın kapısı da bu sofaya açılırdı. Evin üstü genelde kavak veya buna benzer uzun ağaçların dallarından temizlenerek üç ya da beş metre aynı boyda kesilmek suretiyle cisir denen düzgün uzun kavak ağaç gövdeleriyle deneyimli ustalar tarafından kaplanırdı. Bu işlem sabır, titizlik emek isteyen bir iştir. Sonrada bu ağaç gövdelerinin üzerine yatay vaziyette taze yeşil ve bol yapraklı ağaç dallarıyla evin içi görünmeyecek sık şekilde dizilirdi. Şimdilerde ya muşamba denen naylon örtü evvela seriliyor ya da evin içinden kontrplakla ters tavan yapılarak kaplanılıyor. Bu dizme işlemi bittikten sonrada kırmızı yapışkan bir toprak türü daha önce hazırlanmış temiz ve taşsız bir yerde ince eleklerle elenip saman ve su karışımıyla yoğrulur. Püşürük dediğimiz az kıvamlı bir çamur harcı hazırlanır. Samanın görevi toprağı çamur harcını bir arada tutmak yağmur suyunun evin içine girmesini engellemektir. Bu çamur harcı serilen dalların üzerine dikkatli ve inceden inceye serilir. O kadar dikkat edilir ki dalların arasına bile konur. Amaç çatısı olmayan toprak kaplı evin damından yağmur ve kar suyunun içeriye geçmesini önlemektir. \
Harç serme işlemi bitince bir ya da iki gün kurumaya bırakılır. Tabi bu işler hep sıcak yaz aylarında yapılmaktadır. Çamur toprağın kuruma işlemi de bittikten sonra aynı harç tekrar aynı aşamalardan geçerek hazırlanır. Tek fark samanın katılımı bu kez fazladır. Hazırlanan harç bir kaç kişinin yardımıyla birlikte evin dışında daha evvel yapılmış olan yine ağaç bir merdivenle dam üstlerine omuzlarda kovalarla veya atık yağ tenekeleriyle taşınmaya başlanır. Ayrıca dam üzerindeki ehli usta bu harcı dikkatlice yayar ve tahtadan yapılmış yaklaşık iki metre uzun, on santim kalın ve beş santim genişliğinde mastar isminde düz tahta bir aletle yetişemediği yerleri aynı kalınlıkta suyun akışına da meyil yani yön verip yayarak sererek sıkıştırırdı. Yine elinin altında tahtadan yapılı toprağı, harcı ve sıvı olan her şeyi sererek yaymada kullanılan tahtadan bir mala ile harcı güç, kuvvetle döverek bastırarak sıkıştırır ki akıntı olmasın. Efendim geldik son aşamaya bu aşama tahta mala ve bilek mahareti isteyen bir iştir aslında. Evvela usta kişi peştamal ya da kıl ile örülüp yapılmış çuvala saman doldurup damın her yerine yayvan bir şekilde tarlaya buğday serpiştirmek gibi serper. Ardından hafif yağmurlama suyla ıslatıp elindeki tahta mala ile toprağı döverek sıkıştırarak saman ile acele etmeden yayarak sıvar. Sıvama bitince tekrar kurumaya bırakılır. Ve evin üstü böylece kapanırdı. Daha sonralarında bir metre uzunluğunda otuz santim genişliğinde sağlam bir kaya parçası yontulup iyice silindir şekline getirilir. Ayrıca silindirin dikey uçlarının her iki tarafında bir su bardağı genişliğinde kısa ve kapalı delikler yapılırdı. Niye mi? silindir taştan yapılmış? Ağır olduğundan ve onu ileri geri hareket ettirmek için.
Geniş bir tekerlek şeklini düşünün. Günümüzde ağır iş makine silindiri gibi demir ya da tahtadan kol, maşa ya da kıskaç yapılırdı. Buna en iyi örneği doktorun hastayı muayene ederken kulağına takıp sırtını dinlediği stetoskop aletini verebilirim. Gülüyorsun çocuk biliyorum. İyi ama bilmeyen ve sen gibi şehirde doğup büyüyen için güzel bir örnek değil mi? Şimdi bu silindirin adı da kendi gibi tuhaf ki sormayın gitsin. Adı da Loğ olan bu alet her dam üstlerinin demirbaşı olup olmazsa olmazlardandır. Kar yağınca temizlemek için T şeklinde tahtadan bir alet yapılır. Ve bu aleti ters T şeklinde tutup yağan karları iterek sürükleme gücüyle tıraşlanarak toprak damlardan aşağı yerlere dökülürdü. İsmine ise halk arasında genelde yaptığı işten dolayı “sürütme” denirdi. Karlardan temizlenen toprak damın toprağı kar yağmur suyunu emerek gevşerdi. İşte her yağışlı havalar sonrasında toprak damlara serpilen saman bu loğ dediğimiz ağır kaya parçası silindirle bir uçtan diğer bir uca itina zaman ve gayretle bastırılıp sıkıştırılırdı. Ayrıca toprak damların uç kenarları da aşağıya yani yere bakardı ki bunda da aynı işlemi tahtadan yapılma ve adına töpüç dediğimiz aletle yaparak tekrarlardık. Buna çok iyi bir örneğim olacaktır. Tahtadan mala veya kadınların derelerde elle çamaşır yıkarken kol kuvvetiyle çamaşıra vurdukları kısa tahta parçası olacaktır. Sen mutlaka pinpon oynamışsındır çocuk. O halde raketi de bilirsin, pinpon raketi şeklinde olan fakat dikdörtgen bir alettir. İşte insanoğlunun azmi bu olsa gerek yaşam mücadelesi ve doğa her şeyi sunuyor yeter ki kullanmasını bilelim. Şimdi toprak dam bittiğine ve ilk Osmanlı evimizi tasvir ettiğimize göre sokağa çıkma vaktimiz geldi. Ne dersin çocuk? Sağda yine sağır müftügilin konağına bitişik Ahmet Bey cami varmış.
Caminin yedinci yüzyılda Araplarca inşa edildiği sanılırken diğer bir rivayete göre de Osmanlı sancak beyi karaçinzade Ahmet Bey (1515) tarafından yahut Akkoyunlu devleti beylerinden Ahmet beyin (1500) zamanında yapıldığı rivayet edilmektedir. Bu gün beklediği değeri göremeyen, duvarları yıkılmış caminin kitabesi de hala kayıp cami kalıntıları içinde sadece mihrabı durmaktadır. Meraklı defineciler tarafından delik deşik edilmiş cami yerleşik çoğu halk tarafından bilinmemektedir. Günümüzde sadece izleri görünmektedir. Balak gazi işletme sahibi Simon emminin yanında çalışırken Simon yanında çalışanlara kızdığı zaman “Cıngırahlı kedi govalayasıcalar” diye küfür yerine kullanırdı. Bir sabah kahvaltısında söz tarihten açılıp dönüp dolaşarak namaza getirilmişti. Efendi emminin oğlu Hüseyin abi Simon’un ermeni asıllı olduğunu bildiği halde her zamanki gibi kızdırmaya yeltendi. “Ya Simon dayı heç camiye gettın mı?” diye sorunca olanlar oldu tabiki. Hüseyin abi nasibini “Cıngırahlı pisik govalayasıca” sözüyle mislince gerisin geri aldı. Ardından ellerini kenetleyip bacak arasında sıkıştır-dıktan sonra kımıldayıp kürsüsüne yerleşen Simon emmi “Eyi dinneyin ula çağalar.” Diyerek başladı asıl meseleyi biz marabalarına anlatmaya."Rahmetli nenem gış oldu mu bize meseleler annadi di. Daha çağaduğ o vahıtlarda. Ele bele zar zor hatirlim. Deyidi ki aha bu Harput'un Ehmet beğ camisinin minaresini cıngırahlı bi pisik (kedi ) beklimiş. Minereye küm yener çığarsa o vakıt cıngırağu duyarmuş. Emme bu pisik herkese görünmimiş. Yalanuz minareye çığan boy abdestü olmiyana (gusülsüz) görünimiş. Caminin miezzini de eğer yannuş değilsem Harput'un namlı Deli Hayro'sudu. Tabi Heyro o vakıtlar siyağ cübbesi, beyaz sarığıyla aklı başında bi adamdı. Bizüm miezzin nassı pisiğin hışmına urğadı kümse bilmiy. İşte o haldan tırlattı herüf gafayı, sona da aklını gaybetti. Pisik (kedi) kime görünise; hâli harap ya aklını gaybedi, ya öli yahut da kör olimiş. İşte Deli Hayro'da pisik (kedi )yüzünden aklını gaybettikten sona kümse camide miezzinnik yapmağa ceseret edemimiş. Aylarca miezzinsiz galmuş camiye sonunda anadan doğma âmâ (kör) olan Hafız Kör Mısto miezzin olmuş deyiler."Diye anlattı. Simon emmi Ahmet Bey caminin rivayetini biz yeni yetmelere. Şimdiyse buradan sonra yürüdüğümüz yolda hafif yokuş başlıyor. Sağ tarafta aynı mimari ve bir birine yapışık kardeş evler yokuş başına ve aynı zamanda dört yol ağzına kadar devam ediyor. Şimdilerde bu yapışık evler restore edilip günün mimari tarzıyla döşenip otel olarak görev yapıyor. Aslında burayı anarken emeği biz Harputlulardan fazla geçen bir zattan, fahri hemşerimizden bahsetmeden de geçemeyeceğim çocuk. Bu kişi değerli devlet adamı büyüğümüz rahmetli vali Vefik Kitapçıgil beyefendidir. 1956-1959 yılları arasında Elazığ valisi olarak görev yapan Vefik Kitapçıgil kaleme almış olduğu "Anılarım" adlı eserinde Harput'tan bahsederken çocukluğundan beri tanıyıp akrabalarının da bulunduğu harabe şehire bakarken içinin sızıladığını anlatmaktadır. Göreve gelişinin ertesinde hemen kolları sıvayarak ilk işi burayı canlandırmak ve eski günlerine kavuşturmak olmuş. Bu amaçla dönemin belediye başkanı Mehmet Koçdemir ve Harput yetiştirme yurdu müdürü Latif Yurtçu beyle el ele vererek Harputu güzelleştirme ve kalkındırma cemiyetini kurarak Başkanlığına da Mehmet Koçdemir'i getirmiştir. Ardından eski dar ve toprak olan yolu ıslahla düzeltip ağaçlandırmıştır. Daha sonraları aşağı şehire nakli çoktan gerçekleştirilmiş olan yetiştirme yurdunun yerinde kalmasını sağlayıp 150-200 nüfuslu Harput’un imarında yurtta kalan çocuklardan faydalanılıp eski yıkık, harabe evlerin enkazlarında, ağaçlandırmada ve daha birçok kazma kürek işlerinde çocuklar çalıştırılmıştır. Yine bir dönem ulu caminin içinde ısınmayı sağlamak ve yüksekliği azaltmak adına içerisi toprakla doldurularak, burada bir dönem askerler barındırılmıştır. Ulu cami, kurşunlu cami, sarahatun cami onarılmayla birlikte, Alacalı cami ise müze olarak tertiplenip temizlenerek hizmete hazırlanmıştır. Elazığ'ın kuş bakışı göründüğü kayabaşının uç kısmına bir gazino yaptırdı. Ardından orta yerinede bir havuz yapılıp etrafının ağaçlandırılması projeleri hayata geçirilmiştir. Göreve gelişinin ilk yılını bitirdikten sonra 2 Ağustos 1957 de Alacalı cami müze olarak açılmış ve gazinonun da aynı gün temeli atılmış. Tüm çalışmalarda ise Elazığ akıl hastanesinin hastaları başhekim Mutemit Yazıcı'nın onayıyla tedavi amaçlı olarak bölgede çalıştırılmıştır. Değerli büyüğümüz Zekeriya Bican da “Sekizinci Şehir İz Bırakanlar 2” adlı eserinde değerli valimiz hakkında daha geniş bilgiler sunmaktadır. Hizmetlerinden dolayı bu valimizi minnetle anıyorum. Allah ona da rahmet etsin ruhu şad olsun. Dört yolun sol başında kümbet biçiminde yapılmış şimdilerde restorasyona uğramış. İsmini yanlış hatırlamı-yorsam Murat baba türbesi bulunmaktadır. Zaten soldan bu yol Bizim gazino dediğimiz Balak Gazi’ ye Alacalı camiye çıkar. Alacalı cami minaresindeki değişik renklerdeki ufak taşlardan adını almış. Şerefesine kadar siyah beyaz taşla şerefeden sonrasında damalı siyah beyaz taşlarla örülmüştür.
Kapısı yoncaya benzemekte olan alacalı cami Artukoğulları döneminde yapılmıştır. Hafta sonlarında günübirlik şehirden kaçıp dinlenmek gezmek ve eğlenmek için Harput’a gelen akın akın ziyaretçilerle dolup taşar. Burada durup bizim eve gidip oradan başlayalım ne dersin? Güzel olmaz mı çocuk. Hafızamı zorladığımda ilk oturduğumuz evi hatırlıyor gibiyim. Annem doğruladı zaten. Çoğunluğunu dersim zulmünden kaçan akraba ailelerin oluşturduğu mahalledir oturduğumuz ilk evimiz. Tarih kayıtlarında adı eskilerin deyimiyle Esadiye denen ve şehrin en dip arkalarında bir mahalleymiş. O dönemlerde zorlama veya bir mecburiyet olmadığı halde aynı yörelerin insanları toplu bir yerlerde oturmaktaydılar. Bu kanı toplumumuzda yerleşik olduğundan bu gün dahi böyledir. Bizde Dersimden geldiğimiz için yer ve dost bulmakta hiç zorlanmadık. Tabi bunda babamın oradaki tek okulun tek hademesi olmasının payı da vardı. Okulda eğitim gören tüm çocuklar babamı çok severdi. Öğretmenler İsmail Efendi veya İsmail usta diye hitap ederken, çocuklarda ağız alışkanlığından ilk olarak İsmail usta sonraları saygı niteliğinde olacak ki sadece “usda”diye hitab etmeye başlamışlardı.