Yorgun Ruhlara Kalbi Bir Dokunuş
Günümüz insanının belki de en büyük, en derin ama en az konuşulan yarası ruh yorgunluğudur. Bedenin yorgunluğu bir gecelik uyküyla, bir bardak sıcak çayla ya da dinlendirici bir istirahatle geçip giderken; ruhun yorgunluğu sessizce birikir, zamanla insanın bakışındaki ışıltıyı, kalbindeki neşeyle yaşama sevincini alıp götürür. Hızın, gürültünün, bitmek bilmeyen beklentilerin ve tüketim hırsının egemen olduğu bu çağda ruhlar adeta nefessiz kalmakta; şifa arayan kalpler samimi bir dokunuşa, içten bir tebessüme ihtiyaç duymaktadır.
Ruh neden yorulur? İnsan, yaratılışı gereği dünyadan daha büyük, ebediyete uzanan arzularla donatılmıştır. Ancak fani dünyanın küçük hesaplarına, bitmek bilmeyen hırslarına ve kıyaslamalarına hapsedildiğinde içindeki o ilahi denge bozulur. İnsanların insanlardan uzaklaştığı, samimiyetin yerini yapmacık nezaketlerin aldığı, menfaatlerin dostlukların önüne geçtiği bir vasatta ruh, taşıyabileceğinden daha ağır bir yükün altına girer. Kalp, sevgisizlikten ve güvensizlikten büzülür; zihin ise hiç durmayan düşünce çarklarının arasında ezilir.
İşte böylesi yorgun ruhlara ihtiyaç duyulan şey; gösterişli sözler, yüksek binalar ya da maddi imkânlar değildir. Yorgun bir ruha gerekli olan tek şey, kalbi bir dokunuştur.
Kalbi dokunuş; bir insanın halini hatırını sorarken gözlerinin içine gerçekten bakabilmektir. "Nasılsın?" sorusunu bir nezaket kuralı olarak değil, karşıdakinin ruhundaki yükü hafifletme arzusuyla sormaktır. Yargılamadan dinlemek, kusurları örtmek, bir omuzu sırdaş kılmak ve samimi bir duada buluşmaktır. Atalarımızın "Gönül almak, Kâbe'yi imar etmek gibidir" kelam-ı kibarı, bir kalbe dokunmanın Yaratıcı katındaki o yüce değerini ne güzel özetler. bir tebessüm, içten gelen bir "İyi ki varsın" cümlesi veya karşılıksız bir iyilik, yorgun bir ruhun üzerindeki tozları silelemeye yeter de artar bile.
Bu dokunuşun en derin, en şifalı kaynağı ise şüphesiz ki Yaratıcı ile kurulan o samimi bağdır. İnsanı yaratan ve kalbinin en gizli kıvrımlarını bilen Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de "Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur" buyurmaktadır. Dünyanın karmaşasında yorulan, kırılan ve hırpalanan bir ruh; secdeye vardığında, içini sadece O’na açtığında hakiki sükûnete kavuşur. Seccade, dünyevi yüklerin kapının dışında bırakıldığı ve ruhun yeniden dirildiği bir şifa makamıdır.
Bizler de hayatın koşturmacası içinde yanımızdan geçen insanların birer ruh taşıdığını unutmamalıyız. Yüzü gülmeyen bir yolcu, sessizliğe bürünmüş bir dost, gözleri uzaklara dalan bir yakınınız aslında içten içe kalbi bir dokunuş bekliyor olabilir. Kendi yorgunluğumuza gömülmek yerine, başkasının ruhuna dokunacak bir iyilik köprüsü kurmak, kendi ruhumuzun da iyileşmesini sağlar. Çünkü iyilik ve samimiyet, çift taraflı bir şifadır; dağıttıkça çoğalır, dokundukça aydınlatır.
Sonuç olarak; yorgun ruhların sığınağı, merhametle ve samimiyetle harmanlanmış gönüllerdir. Dünyayı daha yaşanılır kılan şey, biriktirdiğimiz servetler değil; dokunduğumuz, kırgınlığını tamir ettiğimiz ve duasına ortak olduğumuz kalplerdir. Ruhumuzu ve etrafımızdakileri bu amansız yorgunluktan kurtaracak olan bir tutam samimiyet, bir yudum sevgi ve kalpten gelen sıcacık bir dokunuştur.