Buzda Eriyen Düşler
This piece was featured as the selection of the day on 26.12.2013.
Dün gece yazdığım şiirin ?'kan akar yağmur suları,'' dizesi dilimi işgal etmiş durumda. Sözcükler yaz günleri öğle sıcağında tepemde uçuşan sinekleri anımsatıyor. Onları da yakalayamazdım, şimdi de sözcükleri ıska geçiyor düşlerim. Utangaç zamanların vaktinin geldiğini bildiren Ay gökyüzüne evindeymiş gibi yayılan bulutları zorlayarak yükselmekte. Şehrin tam göbeğinin üzerinden geçen Boğaz'da şehir içi vapurları sessizliği kahırlı düdük sesleriyle yarmakta. Karanlık suları silkeleyen köprünün ışıkları kıyıları yatmadan önce emzirmekte. Kız kulesi yalnızlığını paylaşan sulara dertlerini anlatmakta. Kalem yazıyorum derken yazarını kandırmakta. Yazar biliyor ki kalem şu an kaçak dövüşmekte, hatta şöyle bir silkinip Kadıköy Karaköy arasından nefesini Adalar'a doğru uzatmakta ki bu şekilde yazarı geçmişe yolculuk yaptırıp kandırmaca oynayacağını sanmakta.
Düşlerimde belirsiz şekiller canlanmakta. Siluetler, dumanlar, sisler arasına gizlenen fotoğraflar. Sözcükler artık daha belirgin bir şekilde fırından çıkmakta dumanını bırakırken havaya, kokusunu getirirken ciğerlerime. Nedense fırın aklıma buzu getirdi. Buz gibi sandığımızdan dolayı haklarında yanıldığımız insanları. Keşke öyle bir sevgilim olsa... Neler yazardım acaba O'na? Düşünüyorum.
Canımın içi derdim kulağına fısıldayacağım şiirlerime başlamadan önce. Gözlerine kilitlerdim bakışlarımın derinliğinde tutuşan alevleri, atardım göz bebeklerinin ta derinliklerine. Eminim önce ince sonrasında gittikçe büyüyen dumanlar, yoğun sisler yaratırdı O'nun kirpiklerinin ucunda. Ben yine de görürdüm yüreğinden geçen gemilerin güvertesinde güneşe çarpılan mavi damarlarını. O damarların sıcaklığında yol aldıkça, yolumu buldukça çocukluğumun haykırışlarına karışırdı çitlembik ağacından düştüğümde saçlarıma asılı kalan beyaz bulutlara sıçrayan düşlerim. Çocuktum işte dediğimde O'na, buzların arasından çıkarıp yanağıma uzatacağı eli yanaklarıma yıldızların neşesini bırakırdı kendi yüreğinde ilk buz kütlesini kırdığında geçmişi. Biliyorum, cümleler ağdalandıkça ağdalanıyor, anlam bazen yolunu şaşırıyor ki hangimiz doğum ve ölüm arasında kalan zamanı yaşarken ara sıra da olsa yolumuzu şaşırtmadık ki kendimize. Aklıma burada siyasi bir taşlama yapmak geldi ama kalem bu sefer yazara savurduğu küfür ile yazarın düşlerinin tekrar yazıya odaklanmasını sağladı.
Buzlarla kaplı ruhunun derinliklerine ulaşmak elbette ki kolay olmayacaktır. Ama kolayı zaten kim istiyor ki? Zamanın yaylandırdığı yolda bir kuyumcu ustalığı ve sabrıyla o buzları işlemek, onlardan usul usul gedikler açarak ruhunun her zerresini keşfederek, yakalayarak, çözerek zapt ederek her burcuna kendi benliğini dikerek ilerlemek ve her ilerleyişte ele geçirilen yerlerin keyfine vararak O'nun ruhunun en derinine inmek ve orada yakacağım ateşle eritmek. Eritirken O'nda erimek... Beraberce erimek... Su olmak... Saf, masum, katıksız ve karışımsız su olmak...
Tenine dokunan parmak uçlarıma hücum eden karıncaların taşıdığı umutları teninin tüm noktasına taşıyıp bırakmak ve benzin dökercesine çıkan yangınları söndürmeye beraber çalışmak. Her bıraktığım umutta biraz daha bataklığa saplandığımızı hissederken başımızda uçan akbabaların sabırlı turlarına gülümseyen bakışlar atmak. Ve o akbabalar yapılan ayine ezgileriyle eşlik ederlerken çıkan dumanların gökyüzüne yaşanılan aşkın hikâyesini yazması. Hikâyeyi okuyan Gök Tanrısı kıskançlıktan Aşk Tanrısını dansa kaldırır mıydı acaba? Ki o an herhalde bu sorunun cevabı benim için en anlamsız soru ve cevap olurdu. Değil mi ki yanımda erirken eridiğim aşkım varken.
Gece anlamsız karanlığını örtüyordu şehrin üzerine. Evlerin lâmbaları zaman geçtikçe birbiri ardına söndürülüyordu. Ben her zamanki uyanık gözlerimle gökyüzüne savurduğum hayallerimin geceliğini giydirirken ayaz hava boğazımı sıkıyor, yüzümü acıtıyordu. İstesem kapanımın kapüşonunu kafama geçirir, atkımı yüzüme sarar, ellerime eldiven giyerdim. Olmadı, içeri geçer, kaloriferin ısıttığı odamda otururdum. İstemedim. İçim titredikçe nefesimden çıkan dumanları havaya bıraktım. Şehrin uzun caddelerinin ışıkları kalmıştı artık. Bir de Galata Kulesinin, Kız Kulesini, Köprülerin, geçen araçların farlarının, camilerin minarelerinin, alışveriş merkezlerinin, büyük otellerin, Boğaz'da hareket halinde olan balıkçı motorlarının, gemilerin, Galatasaray Adasının, Hisarların ışıkları. Bir kısmını görüyordum, bir kısmını düşlüyordum. Beyoğlu'nun ara sokaklarına saldığı insanları toplama vaktine daha çok zaman vardı. İşte bu gün diyordum ben de üzerimde bir ağırlık var, unutkanlık. Sonunu nasıl bağlayacağımı unuttum işte. Hâlbuki şaka maka buraya kadar yazı iyi gelmişti. En azından fena değil dersem, okuyucuyla da çatışmaya düşmekten kurtulurum.
Yine sözcükler kaçak dövüşmeye başladı. Hayır, siyasete girmeyeceğim diye de söz verdim kendime bu günlük sadece. Şimdi bu yazıya kırmızı da serpemem. Tamam, Beyoğlu'nu soktuk bir yere yazıda ama yine de kırmızı nokta olacak kadar değil. Olmuyor ama. Kullandığım silahlar elimden alınmış gibi. Siyaset yok, kırmızı nokta yok, intihar yok, aldatma, aldanma yok, sevişme yok, çiftleşme hiç yok, meyhane yok, cami zaten ben de yok.
Ne yazık ki buzdan sevgilim de yok...
24 aralık 2013 18:46 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz