Çığlığımdaki İntiharlar
Çılgın koşusunu tamamlamak üzere olan gecenin sıyrılan çarşafının kırışıklıklarından fırlayan geçmişimin ruhsal çalkantılarına savurduğum yumruk onu ıska geçmesine rağmen çıkardığı ses Boğaz'ı derin uykusundan uyandırmıştı. Gözlerini kırpıştırarak Ay'ın aydınlığının vurduğu suların ışıltısına alışmaya çalışan Boğaz bir taraftan da üzerinde hareket eden uzun gemileri, balıkçı motorlarını, şehir içi vapurlarını ve kıyılarında günü bekleyen kayıkları hissetmeye çalışmakta. Kaçıncı kadehi devirdiğimi hatırlamadığım gecelerden biri. Sabaha varmak üzereyim. Dudaklarımda sigara. Kan çanağına dönen gözlerimden gemiler geçiriyorum güvertesinde sen. Suskun yüzünde Ay soyunmuş da yatmış. Uyuyor. Çocukluğunda uyuturken annenin kulağına fısıldadığı ninnilerden birini söylüyorsun.
Çeşmeyi açıyorum. Soğuk suya başımı sokuyorum. Bir an kendime gelir gibi oluyorum, sonrasında yine gidiyorum sana. Körfez'e yayılan gözbebeklerinin ta derinliklerinde saklambaç oynadığımız anlara gidiyorum. Nasıl da gökyüzünden yıldızları toplayıp da asardım gözbebeklerine. Göz kapaklarını indirdiğinde o yıldızlar utangaçça geriye doğru çekilirlerdi. Hele kirpiklerinin hamağında öğle sıcaklarında yaptığım siestalar. O esnada kirpiklerinde yazan romanı saatlerce okurdum, keyifle. Ufacık harfleri ve o harflerle yazılan duyguları birer birer kavradıkça anlatamadıklarını öğrenirdim de sana yine de belli etmezdim duyduğun sevgiyi.
Gece koşusunu bitirip yerini alacak günü uyandırmak için yatak odasına girdiğinde şaşırır. Gün ilk defa kendisi uyanmıştır ve tıraş takımlarını çıkarmaktadır kendini erkek sanarak. Günün böyle şaşkın davranışlarına yazar olarak çok sık alışkın olsam da şimdi olaylara alkollü gözle baktığımda çok saçma geliyor senden başka her şey. Keşke yanı başımda olsaydın da kan çanağına dönmüş gözlerim seni seyrederek kendine gelseydi. Derdim, bilirsin işte, senin ruhunun güzelliği, masumluğu tenine vuruyor ve bu da tenine çok farklı bir güzellik, masumiyet katıyor. Sen, bence Yaratan'ın yarattığı en güzel şeydin ve ben ne kadar çok şanslıydım ki dünyamda sen vardın. Şimdi niye yoksun? Soru ne kadar da saçma. Benim yaşamam gibi. Biliyor musun, tabii bilmiyorsun, yokluğunda kendimi o da ayık olursam bir gün karşılaşacağız diye avutuyorum. Ne kadar da anlamsız değil mi? Olsun, zaten sen olmayınca anlamın ne önemi var ki? Yaşasın düz mantık yoksa düzgün mantık mı olacaktı?
Sahi bulutlarımıza ne oldu? Hiç bahsetmemişim. Nasıl unuturum bulutların gözlerine sığınmalarını. Yoksa benim gözlerime mi sığınıyordu. Olsun, şimdi hatırladım, senle mavi bulutların harmanlandığı gökyüzünde az salıncakta sallanmadık. Ben seni sallardım, havaya doğru uçururdum. Sen de korkar gibi yaparak şen kahkahalarını gökyüzüne doğru yollardın. Hele ayaklarının ileriye doğru havada koşuşmaları beni çok sevindirirdi. Sen gülerdin, ben seni güldürürdüm. O sırada omzuna vuran güneşi kıskanırdım. Şimdi anladım. Güneşi ben erkek olarak görür müyüm hiç? Değil mi ki o senin omuzlarına vuruyordu, olsa olsa kıskanç bir kadın olurdu... Senin güzelliğini kıskanan... Güneş sadece omuzlarına vurmazdı ki... Gülümsediğinde inci dişlerinde oynaşırdı ve ben yine kıskanırdım. Yüzüne vururdu, öfkelenirdim, kollarında yansırdı, kızardım. Sadece güneşe mi? Sana dokunan her şeye kızardım. Senden, dudaklarından dökülen sözcüklere bile. Neden ben o sözcüklerin işgal ettiği incir tadında ama yeni olmuş Manisa incirleri tadındaki dudakları öpemiyorum diye. Öptüm mü? İnsan doyabilir mi? Söylesene, doya bilir mi?
Şehir uyanmıştı. Meyhanelerden ayrılan son müşterilerin derin uykuya dalmalarının üzerinden iki üç saat geçmişti. Üsküdar kıyılarında... Neden Üsküdar? Ben de bilmiyorum. Zaten benim bildiğim ne var ki. Sen... Sen... Sen... Hep sen. Aynada siluetin var. Aynanın en çok sevdiğim yönü bu. Ne zaman baksam kendim yerime seni görüyorum. Yanağını yangın yerine çeviren kırmızılığı, alnını okşayan kaşlarını, omuzlarına dökülen saçlarını, biçimli burnunu, içinde her zaman kaybolduğum derin gözlerini, ince dudaklarını, inci dişlerini, narin boynunu ve boynunun sağındaki ben'i. Diyeceksin ki çirkin olsam ne olacak. Sen benim gözlerimde hiçbir zaman çirkin olmayı başaramazsın ki. Ben seni Yaratanın en güzel varlığı olarak görür ve yaşarım.
Üsküdar iskelesinden hareket eden şehir içi vapuruna martılar eşlik etmekte. Uzakta bir camiden sabah ezanı duyulmakta. İnsanlar dökülecek birazdan sokağa. Vapurdaki tek tük yolculardan bir ikisi simitlerinden parçalar atmakta denize ve martılar bulutları yaran kanatlarıyla güneşin henüz tam olarak ısıtmadığı sulara dalmakta ve zafer kazanmış bir edayla gökyüzüne doğru kanat çırpmakta. Ben de öyle olurdum yanında. Bazen süt dökmüş kedi gibi sessiz, bazen zafer kazanmış gibi gururlu, bazen bir çocuk gibi mutlu ama en çok senle dolu olurdum. Rus klasiklerini, Fransız klasiklerini çok okudum. Oradaki aşklara inanmazdım ta ki sen karşımda bitinceye kadar. İnanılmazdın, seni anlatacak sözcükleri arar da bulamazdım, ancak yaşanılırdın. Tutkuydu seni sevmek, boğulmaktı derin sularda, nefes almaktı ormanda, paylaşmaktı sofrada, tapmaktı, tapınmaktı, her şeyin sen olduğu... Sensizliğin yokluk, boşluk hatta tanımsız olduğu bir dünyaydı şu an yaşadığım dünya. Hayatım bir romansa senle yaşadığım birkaç sayfaydı ve o sayfalar romanın yazıldığı sayfalardı. Diğerleri boştu, yoktu. Yoktu işte.
Çok seyrettim yüzünü, anlattıklarını, anlatamadıklarını, çocukça sevinçlerini, umutlarını, kaygılarını, bana olan düşkünlüğünü, anaçlığını. Gözlerinde anlamını sorguladığım keşkeler, belkiler çok oldu. Bazen kör makasla geçmişimi kesmeyi istedim, bazen yok olmayı, bazen de içinde kaybolmayı. En çok da çocuğun olmak istedim yanından ayırmaya kıyamayacağın. Emzirmeni, göğsünde uyutmanı, teninde ısıtmanı, sokulmanı, sokulmayı... Neler istedim neler olmayacağını bilmeyerek, belki de bilmek istemeyerek. Yüzüme dokunan avuç içlerinin çukurunda ölmek, orada kala kalmak, kalkmamak, uyumak, sinmek. Bunları anlatamamak. Çok şey istedim çok şey.
Uyandım. Zaten uyumuyordum ki. Ayıldım demeliyim. Ellerim titriyor, sol elim daha fazla. Saçlarım darmadağın, ıslak da. Odamda ne kadar çok gereksiz eşya var. Sadece ayna olsa yeter, sanırım. Bir de iki bardak, bir kül tabağı. Yere çırılçıplak otursam da olur. Değil mi ki yokluğunda ruhum üşüyor, donuyor. Hâlbuki yanında nasıl da denizi maviye boyardım. Bir de süslerdim denizi. Balıkçı motorları, martılar beyazından olacak ama şehir içi vapurları, uzun yük gemileri, ufuk çizgisi, balıkçı motorları, yatlar, Kız Kulesi, Galata Köprüsü, Haliç, balıklar, kayalar, yosunlar, sahil, kıyı, taşlar, halat, güverte, insanlar, çaycı Hasan. Hele gökyüzü. Güneşi altın rengine boyardım, bulutları masmavi, bembeyaz. Çocukça şen ve mutlu olurlardı, kahkahaları tüm göğü inletirdi. Ay'ı yerleştirirdim sonrasında, tam, en çok da hilâl kırmızı, sarı. Ya yıldızlara ne demeli. Gözbebeklerindeki ışıltıları hep kıskanırlardı namussuzlar. Bir de şimşekler, yakamoz, fırtına. Yağmuru nasıl es geçerim. Yağmur dedim ya. Yine çöreklendiler gözlerime. Gidecek yerleri yok sanırım bunların. Olur, onlar da kalabilir odamda. Hem böylece yalnız olmam.
Hiç olmazsa intiharıma bir şahit olsun ki kimse katili aramasın.
ersin başeğmez 14 şubat 2014 19:23 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz