Dünyanın En Yalnız İnsanı
Merhaba...Ben geldim... Dünyanın en yalnız insanı... Okul hariç ve bir de arada bir tütün ve çayla beraber aldığım birkaç şiirle ruhumu hafifleten ve tıpkı o sıvıyağ reklamında olduğu gibi yerden kesilebildiğim ve yukarılardan belleğimde olup bitenleri daha iyi görebileceğimi umduğum zamanlar hariç, bütün gününü evde pinekleyerek geçiren insan...
Dünyanın en yalnız adamı... Hiç başınıza geldi mi bilmem... Birileriyle konuşmak istediğiniz zamanlar olmuştur. Birileri sizi dinlesin istemişsinizdir... Gerçekten dinlesin istemişsinizdir. Anlaşılmak...Anlaşılmak... Anlaşılmak istemişsinizdir. Yazdığınız yazılar okunsun, çizdiğiniz resimler görülsün, beğenilsin istemişsinizdir. Ki herkes beğenilmek ister. ?Bakın ben bir şey yaptım!' dersiniz ve tepkisini beklersiniz, ?aa evet güzel olmuş!' Kendi kendinize konuşmaktan sıkılırsınız. Ya da arkadaşlarınızla sürekli komik olmaktan sıkılırsınız ve artık ciddi konuşabileceğiniz birilerini ararsınız. Issız bir ormanın yanından otobüsle geçer gibi değil ama, içinize girsinler ve piknik yapsınlar istersiniz... Türlü kuş cıvıltılarını çeşit çeşit çiçekleri, böcekleri görsünler istersiniz... Çoğu arkadaşıma göre günün 25 saati saçma sapan konuşan, bomboş muhabbetleriyle ünlü, insan dışı gülme reaksiyonları gösteren çocuk benim. Gülmenin ruha iyi geldiğini düşünen, gülmenin endorfin bezini çalıştırdığını, kardiyo basküler sistemi olumlu etkilediğini kan basıncını dengelediğini, gülmemekten daha fazla kası çalıştırdığını ve bir takım hede hödöleri....... Şaka şaka , gülmek... sadece iyidir... tıbbî bir açıklaması olmasa da olur. İslama göre ettebesümü sadakatün(tebessüm sadakadır) ama aynı zamanda kesretüt dahiki tümitul kalb(çok gülmek kalbi öldürür)... Bütün bunları bir kenara bırakıyorum. Gülmek sadece güzel... Sadece müthiş... Sadece zevk alıyorum. Ama işte arkadaşlarım anlamıyorlar beni. Saçma biri olduğumu düşünüyorlar. Süslü cümlelerden arındırılmış bir hayatın adamı, asla ciddi olamayacak kadar sulu bir çocuk olduğumu düşünüyorlar. Sevgili arkadaşlarım, bakın! Şu an konuşan Muhammed, farklı bir Muhammed. Aslında şurada adımın yazmaması gerekiyordu, bunları adı sanı belli olmayan birisinin yazıyor olması gerekiyordu. Çünkü gerçek acılar isimsizdir. Sevgili arkadaşlarım, bakın, baş harflerini büyük yazıyorum cümlelerimin ve imlâ kurallarına dikkat ediyorum. Olmadığım bir kimlik bu... Şaşırdınız değil mi? Sevgili arkadaşlarım, bir şey söyleyeceğim; ?Alın o çok ciddi hayatınızı da afiyetle başınıza çalın.'" Bu kadar uzun yazı mı olur" deyip okumayanlar bu söyleyeceklerimi anlayamazlar...'Bir şeyler soracağım sizlere... Merakımdan...Hiç biriyle konuşmadan, hatta bakısmadan ondan emin oldunuz mu ? Hiç hissettiniz mi her halini birinin ? Hiç hareketlerini, heyecanını anladığınız ama kimsenin bilmediği duyguları yasadınız mı.. Hic cok uzun olmayan ama iliklerinize kadar işleyen bir mektup aldınız mı ya da yazdınız mı birine?... Ya da geçmişten geleceğe mektup yazdınız mıHiç ? Ya da; ben hem hareketliyim hem sakin, hem gizliyim hem en açık haliyle ortada, ben hem suskunum hem çok konuskan, hem o rengi seviyorum hem su rengi, ben her şey gibiyim dediginiz oldu mu ben gibi?... Bir kız vardı, çocukluk arkadaşım...Yazdıklarını her okuduğumda ?bu benim' dedim ben de bu kızın. Hissettiklerimi bilmeli dedim. En azından çok güzel şeyler yazdığını söylemeliyim bu kıza dedim. Dertleşmek istedim onunla. Saçma...Çok saçma...Tanımadığım biri, çocukluk arkadaşım, birlikte saklambaç oynadığımız, aslan geyik oynadığımız günlerden kalan yüzünü biliyorum. O kadar ama işte... 18ine ilk girdiğinde neler hissettiğini bilmiyorum. 12 yaşımdan sonra yüzünü bile görmediğim biri. Ama güzel konuşuyor.Çok güzel konuşuyor.Çevremdeki birçok insandan dahha güzel! Ben insanların cümlelerinin güzel olduğunu nereden anlarım biliyor musunuz? Gece gözlerimi kapadığımda o cümleleri beynim tekrar eder... İçimden o gün kurulmuş olan bütün güzel cümleleri geçiririm. O güzel şeyler söylüyordu. Bu dediklerimi anlayabiliyor musunuz bilmiyorum... O kız anlar mıydı bilmiyorum. Ben onu anlıyorum, çok iyi anlıyorum. Onu o kadar çook iyi anlıyorum ki... Her halini tahmin edebilirim onun. Yüzünü bile görmediğim halde. O telleri kırık şemsiyelerin dilinden anlar. Defalarca şemsiyesini kaybeder. O dalıp giden gözlerin nereye bakmadığını anlar. Onun güzel dostları vardır, ona açılırlar, o dinler, ama suskundur o. Onca dertlerinin arasında dostlarına bir aspirin oluyordur. Ama o susuyordur. Çünkü o asıl acıların suskun olduğuna inanır. Çünkü o gizliliğe inanır. Gizeme inanır. Sırlara bayılır çünkü o. Gecenin zifiri karanlığında ?çocukluk arkadaşım', hıçkırıklarını içine gömme halindedir çünkü. Çünkü ?çocukluk arkadaşım' bir ömür boyu içindeki yaraya yaslanarak ağlamak... Hayata karşı devamlı bir iç çekiş, hıçkırıklarını son anda içine gömme hali... Menekşeleri her gün aynı özenle sulamak.Çünkü ona göre mutluluk bir Pazar sabahı uyandığında öteki odada sevdiği birinin zaten var ve uyanık olduğunu bilmek... Sabahçı kahvelerinde bir simit bir çayla güne başlamak, yaşlılarla konuşmak, çocuklarla oynaşmak, sonra hafif bir şiir bir çayla tıpkı o sıvıyağ reklamındaki gibi ayaklarının yerden kesilmesi...Gözbebeğinde yıldızlar gezinir, ?çocukluk arkadaşım' uykudan uyanır. Kirpiklerindeki buğu gece yolculuğunda uğradığı ülkeleri haber verir. Yine içli hikayelerin, romantik aşkların çeşmesinden su içmiş. O yüzden her sabah bir uzun çöl yolculuğundan arta kalmışçasına uyanır; dili damağı kurumuş, yoldan geçen herkesten su istemiş de yorulmuş. Susatan çeşmelerden su içme ?çocukluk arkadaşım'. Ay dururken uzak yıldızlara gönül indirme...
Onun güzel dostların vardır...Umutsuzlukları ikiye bölüp, büyük olanını o kendine alır. Güzel mektuplardan almıştır yüz defa, bin defa okumuştur. Güzel yollardan geçmiştir. Dönüp bir kez ardına bakmıştır sonra ikinci kez sonra üç dört... güzel akşamlar yaşamıştır. Hiç bitsinler istememiştir. Güzel rüyalar görmüştür.. kimi uykusuz gecelerde tozlarını silip, tekrar görmüştür. Güzel sabahlara uyanmıştır; horoz sesleri ve yeni demlenmiş çay kokusu, rüyalarından arta kalan resimleri süpürüp göz kapaklarını açmıştır yavaşça. Güzel nehirlere rastlamıştır, ağaçlara çarpmamak için durmadan kıvrılırlar. Güzel şarkılar dinlemiştir, güzel denizler görmüştür, güzel yağmurlarda ıslanmıştır, güzel sular içmiştir, güzel şiirler okumuştur....Peki! Şimdi bir şey daha soracağım size arkadaşlarım! Hiç birisini kendinize benzettiğiniz oldu mu?... Onu ben çok iyi anlıyorum... O kadar iyi anlıyorum ki! Neyi merak ediyorum biliyor musunuz ? İnsanların filmini, hangi etkiler altında oluştuğunu... Çok gülenlerin niye çok güldüğünü, devamlı ağlayanların niye hep ağladığını...Bazen arkadaşlarla tartışırız, konuşuruz bir fikri savunuruz. Acımasızca üstüne gideriz karşımızdaki insanın. Sonra bir ara tartışırken durup düşünürüm; konuşurken, tartışırken, bir fikri savunurken ya da bir fikre hücum ederken gördüğümüz insanın hemen arkasında onun hayatını anlatan bir film gösterilse..İnsanlar konuşurlarken vücutlarında bir uzuv onların çevrelerini, korkularını, arkadaşlarını, çocuklarını, hastalıklarını vb. birikimlerini, bütün bir geçmişlerini gösteren bir perde görevinde olsaydı... Herhalde bugün birbirini anlamayan anlamlandıramayan dolayısıyla anlaşamayan insanların sayısı çok azalırdı. Düşünsenize.. Siz birisini dinlerken aynı anda bir kaç dakika içinde onun hayatını seyrediyorsunuz.. O insanın hangi etkiler altında oluştuğunu görüyorsunuz. O da aynı şekilde sizi teşhis ediyor. Birbirinize ne kadar anlayışlı davranırdınız değil mi? Yani sevdiğin adam ve kendiniz ya da akşam evde buluşan çiftler o günü nasıl geçirdiklerini birer video kaset aracılığıyla birbirlerine anlatabilselerdi, yıpratıcı tartışmalar yerini karşılıklı ve gittikçe artan hayranlıklara bırakırdı herhalde.. değil mi? haksız mıyım?.. Düşünürüm bütün bunları hep .Vardığım sonuçta şu olur, böyle bir şey mümkün değil... Bu hayalim bilim kurgunun konusu olsun şimdilik .. Ama teknik olarak bunu gerçekleştiremiyor olsak bile soyut olarak hep bunu başarmaya çalışmıyor muyuz? Kendi filmimizi göstermeye gayret sarf etmiyor muyuz? Ya da bunun başarılması gerektiğini söylemiyor muyuz? Bunu yapmaya çalışırken unuttuğumuz birşey var ki o da her iletişim sürecini engellerle dolduruyor. Neyi unutuyoruz? Karşı tarafında bir filmi olduğunu.. İşimiz büsbütün zor değil ama. Hayatların seyredilebileceği perde uzuvlarımız ya da bunu sağlayabilecek bir makine yok ama muhteşem bir düşünme gücümüz var... İçinde ne olduğunu bilmesek de şunu unutmayalım ki onun da senin de, herkesin de bir hayatı var.. Konuşurken dinlerken tartışırken gözlerken aklımızdan hiç çıkarmayalım . Senin bir hayatın var, onun bir hayatı var... Bana yazık deyip acıyıp geçmeli... Böyle saçmalığa kim kalkışır? Çok konuştum ama içimden geldi bunları yazmak... Biliyorum yazıları uzun diye okumayanlar var burada...Ve onlar ormanın kenarından şöyle bir otobüsle geçip gitmezler, içine girer ve türlü kuş cıvıltılarını dinlerler. Sevgili arkadaşlarım... Beni anlıyor musunuz???