Fırsat Kaderin Koynunda
This piece was featured as the selection of the day on 15.11.2013.
Gülünce, küçük göz bebeklerine milyonlarca yıldızı nasıl sığdırıyorsun diye heyecanla sormuştu erkek sevdiğine, limandan yeni ayrılan bir geminin beyaz, lacivert gökyüzüne bıraktığı siyah bulutlara bakışlarını kaydırarak.
Deniz mavinin tüm tonlarını giymişti üzerine. Yer yer yosunların kapladığı kayalara köpük köpük beyaz dalgalar çarpıyor ve onları bir annenin yavrusunu seven yumuşaklığında okşuyordu. Açıkta balıkçı motorları ve yorgun kayıklar güneş ışıklarının horan teptiği sularda oynaşıyorlardı. Ya da gökyüzünde yorgun dolaşan beyaz bulutları tutmak için zıplıyorlardı.
Adam, gözlerini sevdiğinin yüzünde gezdiriyordu, kâh bakışlarında gizli bir anlam yakalamaya çalışıyor, kâh yüzünde dolaşan hüznü anlamaya... Zaman tüm acıları da beraberinde getiriyordu veya götürüyordu. Adam kızın göz bebeklerine esir düşmüş gibiydi, elinden gelse daha da düşecekti içine ya.
Güneşin sıcaklığı zaman geçtikçe daha da hissediliyordu. Uzun sahil yolunun iki kenarında bulunan palmiye ağaçlarının yaptığı gölgeliklere demir atan insanlar, oturdukları tahta masalarında denize nazır ya gazetelerini okuyor, ya da karşısındakilerle sohbet ediyorlardı semaverlerden gökyüzüne doğru yükselen dumanların eşliğinde. Hele çocuklar... Terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerine ve yakıcı güneşe aldırmadan koşuşturuyor, bağrışıyorlardı eski bir topun peşinden veya paslı salıncaklardan çıkan gıcırtılara aldırmadan gökyüzüne uçmaya uğraşıyorlardı. Çocukluk işte, ne bulacaklarını sanıyorlarsa beyaz bulutlarda!
Uyuz olduğu ıslanmışta kurumuş ve yer yer çamur lekeleriyle dolu olan tüylerinden anlaşılan bir kedi kıvrılmış, hiç kimsenin oturmadığı ağacın gölgesinde miskin miskin yatıyor, ara sıra vücudunu dikleştirerek çevreyi kolaçan ediyordu.
Adam anlatıyordu bir şeyler, durmaksızın. Kız bazen dinliyor, bazen de kendini denizin çekiciliğine koy verip uzaklara dalıyordu baygın bakışlarıyla. İnsan o denizin ufkuna doğru yeni gelin gibi sallanan bakışları görünce; onun ne düşündüğünü merak etmeden duramıyordu, daha çokta sevme isteğiyle. Ne düşünüyordu acaba karşısındaki sünepe çocuğun anlatımlarından firar ederken. Sünepe de nereden çıktı demeyin. O hülyalı bakışlara bir şey anlatılmaz ki. İnsan oturur, o bakışların içinde kaybolur, öyle değil mi?
Sahi ben ne yapıyorum orada? Ahh! Hayat sen ne kadar da eşitsizsin. Ben oralarda avare gönlümün kaçırdıklarına yanarken, o genç karşısında kaçırmadığını kendinden uzaklaştırmak için ne kadar da çok uğraşıyordu. Ama başarmasına az kalmıştı. Gözlerim sahili tararken kediye bir kez daha takıldı. Kendi halinde yattığı yerden ansızın keskinleşen bakışlarıyla balık tutan bir adamın kıyıya attığı balık parçasına doğru hamle yapmak için ayaklarının üzerine dikilmişti. Nasıl da almıştı o kadar uzaktan balığın kokusunu.
Kız... Gergin adımlarla yürüyordu gencin önünden. Saçları ne kadar da uzunmuş, ince beline kadar iniyordu, bacakları ince, uzun, beli dardı. Kot pantolonunun üzerinde örmeli kemerin başı güneşte parlıyordu. Yürüyüşü güzel, alımlıydı. Delikanlı ise nerede hata yaptığını bilmeden kızın arkasından yürüyor, bir şeyler anlatıyor, adımlarını kızın adımlarına uydurmaya çalışıyordu nafile uğraşlarla. Neyi uydurabilmişti ki adımlarını uydurabilsin. Hey gözünü sevdiğimin hayatı, ben de bir zamanlar böyle şu ahmak çocuk gibi hatalar yapmıştım. İşte hayat böyle, hatasız kul olmaz. Hatalı seven bulunmaz.
Kızın dönmeyeceğini anladı sonunda delikanlı. Kaybettiğini, yaşamından berrak bir su gibi akıp gittiğini... Ellerini cebine soktu, kıvırcık saçlarından alnına bir bukle düşüyordu. Bakışları yerde dolaştığı için göremiyordum ama duygularını hissedebiliyordum, şimdi onu güzel bir rakı sofrası paklardı, rakı kadehinin beyazlığı her şeyi unuttururdu ona, en azından bir süreliliğine. Genç yürüyordu, karşısına kedi geldi, şöyle bir göz göze geldiler, kedinin ağzında balığın geride kalan parçası parlıyordu güneşte, delikanlının gözlerinde ise umutsuz bir bulut dolaşıyordu, fırtınalar, şimşekler ard arda akıyordu; bir an içim cız etti, ona kızarken acımaya başladım, bir an geçmişin gri zamanlarına düştüm. Ama o kabullenemiyordu, öfkesine yenildi, sağ ayağını ? nedense sağlar acımasız olur, kedinin yumuşak karnına doğru savurdu, kedi şöyle bir yarım metre havaya ileriye doğru fırladı. Yolun hemen kenarında biten yeşil çimenlerin üstüne yığıldı ve arkasından hemen toplanarak kaçmaya başladı can havliyle.
Ben olanları izliyordum. Her zaman yaptığım gibi. Olsun, elimde bir sigara, fırsat kaçıranları gördükçe içten içe seviniyordum benim gibi ahmaklar var diye. Dünya dönüyordu kendi ekseni üzerinde ve biz kendi kaderimizi yaşıyorduk yanılsamaların toprağa düşen izdüşümlerinde.
28 ağustos 2008 22:57 _izmir çaysız_şekersiz ve bademsiz